23 Oca 2009

bir güne, bir düş / 2

Kötü bir sabahtı.

Uykuyu seven biri olarak, sabah yataktan kalkmayı işkence ile eş anlamlı kabul ettiğimi varsayarsak, yine ızdırap verici bir sabahtı..Cep telefonumun uyandırma melodisi bangır bangır çalmaya devam ediyordu “öpünce anlıyorum, ben seninle yaşıyorum….” Ne coşku dolu, değiştirmeliyim, bir ara..
Yüzümü yıkayıp akşamdan hazırladığım elbiselerimi son sürat giyinirken, aynadaki halime takıldı gözüm. Vasattım. Bir-iki süs yapmalıyım diyerek, mavi, yeşil ve kırmızı ile boyadım kendimi.
Anahtarlarımla kapıyı kitlerken, ensemde hafif bir ürperti dolaştı. Deniz kenarındaymışım da o tuzlu suyun kokusu omuzumdan dürtüp “bana bi bak sana sen der gibi”. Anlamsız bir cümle kadar, anlamsızdı tabii ki.
Uzun çizmelerimin fermuarını çekmekle olan mücadelemde, kalan geç kalma limitimi de sonuna kadar kullandığımı anlayarak sokağa attım kendimi.
İlk anda dışarıya, sokağa, o ilk bakış anında..gördüm onu. Beni bekliyordu. Neden beni bekliyor olduğunu bilmediğim gibi, kim olduğunu da henüz bilmiyordum.

-Bakıyor olmasından mı vardın kızım bu kadar neticeye dedim kendime..
- eee hala bakıyor ve geliyor dedi kendim.

-günaydın hanımefendi

- günaydın, ciddi tonumla

-ne güzellerin güzelliğini kıskandıracak bir gün güzeli..değil mi?

- siz öyle diyorsanız beyefendi..şaşkın tonum

-gidelim mi?

- nereye? en şaşkın tonum

-elinizi verin bana ve düşlerinizi lütfen.

-sapık mıdır, manyak mıdır ne elini vermesi kızım dedim kendime.
-pekde temiz yüzlü ama beee dedi, deli iç sesim, elimi uzatırken.

Bir göz açıp kapama süresi kadar, geçen, anlayana kadar biten zamanda ince, upuzun nereye vardığını göremediğim bir merdivenin önündeydik. Yan yana basamakları çıkmaya başladık. Böylesi tatlı bir çılgınlık yapmanın ruh kıkırdamaları içinde iken, ansızın yüzüme doğru hızla yaklaşan iri bir kelebeğin etkisi ile dengemi kaybettim. Parantez açmalıyım burada, üzerime üzerime gelen, tüm canlılardan..insan dahil, ürkerim. Ürküyorum.

Düşer gibi olduğum o anda, nereye düşeceğimi anlama içgüdüsü ile aşağıya doğru baktım. Bir deniz kenarındaydık biz. Ve yakıcı güneş kumsala gelişigüzel atılmış saatleri eritmiş gibiydi. Evet, kocaman saatler ve erimiş bir peynir gibiydiler!

Sıkıca, kendine doğru çektiği için, o heyecanımla ona doğru döndüm. Bir gemiye çıkıyorduk. Hem de yelkenli yerine irili ufaklı, rengarenk kanatlı kelebeklerin olduğu bir gemiye. Şaşkınlığıma, çocuksu bir telaşta eklendi.

- Size ayırdığım süre nerede ise dolmak üzere, acele edin hanımefendi. Diye hafifçe söylendi.

Yüzüne ilk kez alıcı gözle baktım. Bıyıkların aşağılara doğru sivri bir şekilde uzatılıyor olmasının, ülkemiz açısından politik bir açıklaması vardı. Vardı da, bu bıyıkların yukarıya doğru sivriltilerek, kıvrılıyor olması ne demekti ?

İnceleyen bakışlarımla, güverteye çıktık. Ben düşünmeksizin oturabilmek için bir yer bakınırken, o geminin en ucuna doğru beni sürüklemeye başladı. Birinin adıma kararlar vermesine alışkın olmayan tüm sakin duygularım, öfke ile bağırmalara hazırlanırken..o eli ile ileriyi işaret etti. İçinde bulunduğumuz geminin bir benzeri gibiydi, arkamızdan gelen. Kelebek kanatları yerine, açmış çiçekler vardı yelkenlerinde..

Diğer geminin içindeki, diğer sivri bıyıklı adamın yanında duran, diğer kişi ile aynı kaderi paylaşıyor olmanın verdiği, ortaklıkla el salladık birbirimize.

- komiksin dedim kendime.
- Eee bıraktık olayları akışına yaaa dedi kendim.

- Kendinizi bu kadar incelemek yerine, biraz etrafınıza baksanız küçük hanım, sesi ile kendime geldim.

- O çocuk ruhunu saklamayı beceremezsen, hanımefendilikten küçük hanımlığa terfi edersin dedim kendime..hınçlı tonumla

Geriye sahile doğru bakarken, binaların, camilerin, koskoca İstanbul’un artık orada olmadığını fark ettim. O uçsuz bucaksız boşluğun bir köşesinde kelebek kanatları ile süslü yeldeğirmenleri vardı.

- Don Kişot ve sadık seyisi Sanço Panço’da severlerdi, bunları dedim. Kahkahalarla karışık.

Beni duymayıp yada esprimi anlamayıp,

- Şu ağaçları da beğenirsiniz küçük hanım dedi.

Sıra sıra büyük kocaman ağaçlardı, nesi ilginç derken..nefesim kesildi. İnsan kafaları idi bunlar, kocaman, arka plan gözüken insan kafaları!

- Nasıl bir düştür bu, dedim. Nasıl ?

- İnsan, klinik paranoya olayında olduğu gibi, gerçek bir düş dünyası yaratmalı, ama bunu yaparken de usun denetim altında tutulup iradenin bilinçli olarak bir süre askıya alındığını da unutmamalı. Bu yöntem sanatsal yaratının yanı sıra, günlük yaşamıma da yön verdi .Salvador Dali.(ben yazmadım. O dediJ )

- Yok, ben bir önce ağlamalıyım sevinçten dedim kendime..

- Yolculuğumuzun sonuna geldik, küçük hanım diyerek..yine tüm kibarlığı ile elimi tuttu.

- Ama, doymadım ki ben bu rüyaya..

Eli ile arkaya doğru bir reverans yaparak ;

- Bir tablo boyu yol gittik sizinle. Ve bir düş kadar güzel.

Sustum.

- Belki bir gün hiç olmadık yerde ve anda hatırlayıp, özlersiniz. Keyifle hatırlarsınız, düşlerimi. Bu keyif, en güzel ödülüm olacak.


Cep telefonumun uyandırma melodisi bangır bangır çaldı. “öpünce anlıyorum, ben seninle yaşıyorum….” Ne coşku dolu, değiştirmeliyim, bir ara..Bir düşten, düşmüş kadar yorgundum. Uyandım.



hayatinortasinda..
23/01/2009


Not: İlgili resimler


http://img1.blogcu.com/images/s/e/s/sesgikan08/salvador-dali.jpg


http://i184.photobucket.com/albums/x246/natalielovesacid/Salvador-Dali-memoirep.jpg

http://science.kukuchew.com/wp-content/uploads/2008/05/salvador-dali-three-sphinxes-of-bikini.jpg

http://ilkerbek.ksu.edu.tr/incoming/dali_01_10.jpg

http://img1.blogcu.com/images/t/a/n/tanne/dali17.jpg

gerçek..

Kahkahalarımın ardında değil, hüzünlerim

kırık-dökük mü gözüken, ellerimde tuttuklarım?

kanma!

Acıdan beslenir, şair.

eski bir eksi / 2

Ben giderim.
Ardımdan sen de gidersin.

Ne değişir?

Bir başkası alır, yerimi.

Oysa,
daha bir başkası
bende ki yerini, alamaz!

21 Oca 2009

Kısa bir an gibi gözüken..geniş zamanlar..



Salona doğru, birbirlerinin benzeri olan adımlarıyla giriş yapıp, aynı anda piyanonun sandalyesine oturdular. Kadın, oturmak üzere iken, başını çevirip, adama sıcacık gülümsedi. Adam, aynı sıcaklıkla karşılık verdi.

Biri sol, diğeri sağ eli ile uzanarak, sakinlikle kaldırdılar, tuşların üzerinden kapağı.
Usul usul dokundular ve usulca aynı melodiyi çalmaya-dinlemeye başladılar. Birbirlerine bakmadan, ruhlarının aynı ritimde dans ettiğini düşleyerek.

Adam, bir anda o kadar kaptırdı ki kendini çaldığı melodiye..hızlandı, daha hızlı, hızlı, hızlı..Kadının parmakları yetişemez oldu. Piyanodan çekip ellerini, kucağında birleştirdi. Dönüp en tanımayan gözlerle baktı adama. Ve bu tanımamanın, boğazından miğdesine giden buz gibi bir su edasında, inişini izledi bedenine.

Sırtını dikleştirip, dikkatini kendine vererek dokundu tuşlara...

Ve aksilik, en dipteki o akordu bozuk tuşa basar oldu parmakları sürekli. Her dokunuşunda, adam rahatsızlık veriyorsun ifadesi ile baktı. Kadın, buna aldırmadı. Sadece, böyle yaptığında kendisine dönen bir bakış vardı artık.

Yeniden, en baştan çalmaya başladı melodisini, kendisi için. Kulağına tıkadığı binbir sorun ve düşünce pamuklarıyla, adam da zaten onu duyamazdı ki.

Kadın, buna da aldırmadı, boşluğa sıcacık gülümserken..
.

20 Oca 2009

Eski bir eksi..



Eksiklerin
yerine
tamları

Eksilenlerin
boşluğuna
olanları

Eksiltenlerin
verdiği anlama
arttıranları

ekledim…

ama
o’nun eskiyen yerine,
hiçbir şeyi koymadım..

.

19 Oca 2009

alkışlarla

Sonunda oldu,

kim olduğunu çözdün.


İnsanlara nasıl bakacağını,

Kime ne diyeceğini biliyorsun.

Sen de, onlara benzedin !

yazamayan şair'e..

Boynuna kemendi takmışlar !

gitsen de, tutsaksın

bitsen de, bağlı

sözcüklerine.

.

18 Oca 2009

âciz..



Uç diyorsun.

Hadi, uç..

Bulut da

gökyüzü de

sen(s)in.
Yüklerken tüyden hafif tüm duy(g)ularıma
29 harfin ağırlığını..
.
Uçmak neydi?
Kanadını kaldırmaya âcizken!
.

16 Oca 2009

çocuk..




Uzun hem de çok uzun tahta parçalarıyla yukarıda durması sağlanan bir göğün altında yürüyorum. Bahar geldiği için çiçeklerden filizlenen alevleri görüyorum. Bir kaç gün sonra bu çiçekler iyice alevlenecekler. İşte o zaman alev-çiçekleri en ihtişamlı zamanlarına ulaşacaklar.
Ellerimi açıp, avuç içlerimle dokunuyorum hafifçe üzerlerine… Okşuyorum bu hallerini. Küçük adımlarımla yürüyorum. Ki başımın üzerinde uçuşan mavi kanatlı kelebek ürkmesin, varlığımdan.
Kelebeğin kanadına takılıyor o anda gözlerim. Su damlasından kanatları olan pek çok kelebek görmüştüm. Ama hepsinin kanatlarının rengi konduğu yere göre değişiyordu. Bu kelebeğin kanadıysa hep maviydi. Gülümsedim o an…
Yolun karşısında bulunan ağaçlıklı yola girdim. Ben çocukken annem buraya gelmemi yasaklamıştı. İçeride korkunç şeylerin olduğunu söylerdi bana. Burada o kadar gezinmeme rağmen tek korkunç şey güzelliğin kendisiydi. Merak kaç gerçek bu kadar güzel olabilir? Çocukluğumu üzerimden çıkartıp ağaçlık yolun girişine bıraktım. Sonra ağaçların arasında kayboldum.
Güneş, çocukluğuma eşlik etmek için girişte kalmış olmalıydı. Gölgelerin altında kalakaldım, ürkek. Yükseğe en yükseğe ulaşan bu ağaçların adı ne olmalıydı? Benim bilmediğim!
Başka insanların bu ormanda gezerken kaybolmuş gölgeleri paçalarıma yapışmıştı. Sürekli yalvarıyorlardı. "Beni al" "Hayır beni al" diye birbirleriyle kavga ediyorlardı. En sonunda bu kavgalarını fırsat bilip uzaklaştım oradan. Kâh bir ağaca çarpıp kâh kendi korkularıma çarpıp düşüyordum. Nerde olduğumu bile bilmiyordum. Sonra o ışığı gördüm. Küçük bir ışıktı. Usul adımlarla o ışığa doğru yürümeye başladım. Yaklaştıkça büyüyordu ışık. Bir anda her taraf aydınlanmaya başladı. Etrafımdaki ağaçlar daha da güzel görünmeye başladılar gözüme. Işığın yayıldığı yer bir evdi. Aynı bir salıncak gibiydi. Pencereler ve kapılar ipler vasıtasıyla ağaçların dallarına asılmıştı. Giriş kapısının önünde bir merdiven vardı. Evin zemini ve çatısı boşluktandı. Duvarları yoktu. O ışığı yayan lambaysa havada öylece asılı duruyordu.
— Merhaba. Diye seslendim. Cevap alma düşüncesi olmadan.
Belki duymamışlardır dedim kendime. Neden duymamışlardır dediğime de takıldım, duymuş da olabilirlerdi.
— Merhaba? Merhaba?
Sesim evin içinde yankılanmaya başladı. Boşluğa çarptıkça, oradan oraya çarpan/seken bir top gibi… Büyüyerek… Yıldırım gibi… Tüm gücüyle çarptı vücuduma. Sendeledim sesimden.
Bu seslenmeler esnasında merdivenin önüne gelmiştim bile. Ağır adımlarla çıktım. Merdiven hayli eskiydi anlaşılan; sürekli gıcırlıyordu. Bense ses çıkartmamak için ayrıca bir çaba sarf ediyordum. Ama nafile. Sonra havada iplerle asılı kapının önüne geldim. Aralıktı. İttim kapıyı ve ardına kadar açıldı. Tek gözlü bir odaydı burası. Aşağıya baktığımda zeminin olmadığını gözlerimle yeniden gördüm. Ama benim uzaktan bakarken gördüğüm manzaradan çok farklıydı zemine bakınca gördüğüm. Uzaktan buraya bakınca alt tarafta bir kaç ot ve taş parçaları vardı. Şimdiyse bir uçurum… Ayağımı az ileri götürdüğümde bir şeye dokundum. Hızla çektim ayağımı. Ayağım bir zemine değmişti. Sonra yeniden uzattım. Evet bir zemin vardı. Kapının kenarına sıkıca tutunup diğer ayağımı da attım içeri. Evet düşmüyordum. Bu güven hissiyle yürüdüm. Sonra gözüm kenardaki tabloya takıldı. Tabloda birisi bu eve bakıp bağırıyordu. Yaklaştığımdaysa tablodakinin ben olduğunu gördüm
Ama tam ben değildim. Yüzüm ben gibiydi, ama başka bir duruşum vardı. Bakışlarım içimi delip geçicek kadar, güven doluydu. Ellerimi birine uzatır gibiydim. Yada biri ile konuşuyordum, tek değildim o zaman bu oda da.
Resimden kendimi kurtarıp etrafıma baktığımdaysa bir anda odanın değişmiş olduğunu fark ettim. Üç oda vardı. Ve ben salonda öylece durmuştum. Zeminde rengârenk İran halısı vardı. Halıyı kaldırıp altına baktığımdaysa parkeleri gördüm. Peki ya uçurum? O nerde? Sonra pencereye koştum. Gördüklerim inanılacak türden değildi. Bir şehirdi burası. Karşıda başka bir müstakil ev vardı. Evin önündeyse çimenlik bir alan… Peki orman? O nerde?
— Geç kaldığım için kusuruma kalma. Dedi bir kadın.

Sese doğru döndüm. İlk gözüme çarpan, v yaka elbisesinin yakasında taşıdığı mavi kanatlı kelebek broşu oldu. Gülümsedim...
— Sizi beklemiyordum dedim.
— Beklemediğinizi bilerek, beklettim. Dedi.
Bir eliyle oturmam için karşısındaki küçük koltuğu gösterirken, bordo kadife kumaşla kaplı eski bir sandalyeye ilişir gibi oturdu.
— Bu da ne demek şimdi? Diye sordu bana. Sesinde hayret ve öfke vardı.
Anlamadığımı belli eden gözlerle baktım kadına.
— Onca zamandan sonra bana söyleyebileceğin tek şey bu mu? Bir çocukla birlikte beni burada bırakıp gittin. Senin eşin olmanın bedeli bu mu?
— Eşim mi?
— Evet ya eşin. Bir eşin ve çocuğun olduğunu unuttun sanırım.
— Özür dilerim ama hatırlamıyorum.
— Hatırlamıyorsun demek. Dedi ve masada duran sigaraya uzanıp bir tane aldı. Sinirle bir kaç kere denedikten sonra anca yakabildi sigarayı. Elleri titriyordu. Etrafına bakınıyordu. Hareketleri çok hızlıydı. Arada bana bakıyordu. Durup bir an bir şey söyleyecekmiş gibi oluyordu. Ama son anda vazgeçiyordu. Derken kapı çalındı.
— Oğlun geldi.
— Oğlum mu?
Kadın yüzüme bakarak kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açmadan biraz daha baktı bana. Sonra açtı kapıyı. Küçük dilimi yutacaktım nerdeyse. Kapının ardında duran çocuk bana bakıyordu. Dönüp kadına baktı bir süre.
— Anne bu amca kim?
— Baban oğlum...
Çocuk hiçbir şey demeden bana doğru geliyordu. Ne yapacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Bomboştu gözleri. Ne özlem ne de kin vardı. Belki de bu çocuk olup bu hisleri tanımamasından ileri geliyordu. Veya kendince yaşıyordu da bu hisleri ben anlamıyordum. Önüme geldi ve durdu. Aman Tanrı'm. Bu benim çocukluğumdu.
Benim çocukluğum mu? Diye tekrarladım içimden. Ya tabloda ki, ben?
Hayır… Hiçbiri ben değildim. Bu kadın eşimde değildi.
Gölgelerden biri sızmıştı içime. Evet, kesin gölgelerden biri sızmıştı içime. Bir gölge olarak yaşam süren… Ve sonra gölgesinin yerine geçen silik biri sinmişti içime. Yerimden hızla fırlayıp duvardaki resme doğru koşmaya başladım. Masanın üzerinde duran kalemlerden biri alıp resme sapladım. Resim ortadan ikiye yırtıldı.

— Kendi çizdiğin resmi neden yırtıyorsun? Diye sordu kadın. Çocuksa kadının arkasına sinmişti.
— Ben mi?
— Evet sen. Sana o ormandaki eve gitmemeni söylemiştim. Sense bir gün beni dinlemeyip gittin. Ve döndüğünde bu resmi çizdin. Daha önce hiç resim çizmemişken…

Kapıdan hızla dışarı fırladığımı hatırlıyorum. Ormana doğru koşuyordum. Ama orman bu kentte değildi ki! Amaçsızca koştum. Sanki içimden bir his beni bir yöne doğru koşturuyordu. O sesi dinledim. İşte orman. Soluk bile almadan daldım ormanın içine. Koştum... Koştum... Koştum...
En sonunda kendimi o evin önünde buldum. Eve doğru düşünmeden koştum. Merdivenleri çıktım. Ve aralık kapıdan içeri girdim. Boşlukta asılı duran resme baktım. Bir aile resmi vardı. O kadın ve çocuğun resmiydi bu. Kadın bir koltukta oturmuş. Çocuksa yanında duruyordu. Altındaysa bir not:
“Sevgili eşimin ölümünün beşinci yıl dönümüne adanmıştır.”
Artık tek umudum, çocukluğumun büyüyüp beni buradan kurtarmasına bağlı.
Sonra dönüp yeniden yazıya baktım. O an oraya yığıldım. Çünkü bu benim el yazımdı.

masal mavisi..
hayatinortasinda..

15 Oca 2009

..




Ne zaman son kelimesi çıktı ağızdan
zaman durdu, tam o zaman.
Son katılınca, hayatın içine..
anlamı değişti görünen/hissedilen tüm detayların.

cam fanus içinde beden
sesler mırıltı halinde, ulaşsa da
ne dediklerinin önemi de yok.

içini burkan
büyüyen
bu acının, sızısı
seni tek ilgilendiren.

son sözler bir de, fısıldanan

gülümseyen mi olmalı
hatırlanan
özlenen
derin.

Bulundukları ve kalıcakları yer kadar derin.

Hüzün dağıtan, kelimeler
ve mutluluk olmalı
lay lay lom

Bir o kadar mutluluk ki, şaşarsın
bu son gözyaşı damlasına, gizlenen..

.