14 Nis 2011

tekrar..


Kalabalığa
kalabalıklara
karıştığını düşünürken;

çarşı da
pazarda
yollarda
otobüsün içinde
durağın altında
kaldırımda telaşla akıp giderken yan yana!

kayboluyordu"ben"liğin.





29 Mar 2011

tekrar..



Hatırlamadıklarını, hatırlıyorum.

Hatırlıyamadıklarını da, hatırlıyorum.

Hatırın için!

26 Mar 2011

sızı

“Omuzun, dayalı kaldığında

kapının ardında / dışarıda kalakaldığında

belki, anlarsın.”

Yüzüne yayılan tatlı tebessüm de silinir

İçine dokunan huzurda..

Ellerin!

İlk

eller koyar mesafeyi

uzak ve o denli yabancı.

Gözlerin!

Yüze düşmeden izi

Varlığın etrafında dolanır, ürkek.


Beden terk ettiğinde;

ruh çoktan kopmuştur bağlılık yemininden

ağlarsın!

15 Mar 2011

kayıp


Hangi günde?
Hangi dar zamanlarda?
Hangi sende kaldın?

“bıraktın kendini” dediler..

Buralara sığamayışın, belki ondan!

5 Mar 2011

Hakikatçi / Özcan YÜKSEK


Anlatmak, anlatılanı yaşatır; anlatmak, anlatanı yaşatır; ve aynı esnada, anlatmak, öykü olarak anlatılanı yaşatır.
---

İyi bir masal anlatıcısı masalı yaratmaz, yalnızca ve yalnızca yaratılmış olanı anlatır. Zaten o masal, yüzlerce yıldır, binlerce yıldır, zamanın ve insanın soluklarından meydana gelen sıcak rüzgarların ve insanın gözyaşlarından gelen yağmurların etkisiyle şekillenmektedir.

---

Düşünüyorum da sanki bazen ellerim başkasının elleri, kendi zihnime tamamen yabancı başkasının elleri, bazen de ellerim bana ait, ama zihnim benden çok uzaklarda, almış başına gitmiş. Aslına bakarsanız bazen bu durum ellerimin başına geliyor, bazen gözlerimin; bazen de adeta bütün gövdem başka biri oluyor, zihnim başka birisi. Bu yüzden olsa gerek, kimi zaman ellerimin arzuladığını ruhum unutuyor, ruhumun arzuladığını da ellerim.

---

İnsana verilen her ad, o adı daha önce taşıyanın ruhunu da taşısın diye ona bağışlanır.

---

Eskiler der ki, kalem gözyaşlarını döker, kitap gülümser. Böyle say sen bu kitabı.

---

Zaten ne tuhaf sözcüktür şu “baş başa” sözcüğü, insanı bir anda iki kişi yapar!

---

“Sorunu şöyle cevaplayayım” demiş, mimar. “Şu iki şişenin içinde farklı iki sıvı var. Biri dağdan gelen su, diğeri ise beyaz şarap. İkisi de şişenin içinde aynı durulukta ve berraklıkta gözüküyor. Ama dudaklarıma değdiğinde, içlerinden biri beni alev alev yakıyor. Diğerini hissetmiyorum bile. İşte bu, aşktır.”

---

Hakikatçi der ki, her birimiz başkası için yaşarız. Birimiz olmadan öbürümüz olmaz. Öykü anlatmak yaşamın tarifidir, başka bir şey asla değil. Anlattığımız, sanki, eski bir yaşam gibi işitilir. Oysa anlatan, yaşadığını anlatırken yaşar. Anlatırken, yani yaşar iken, ölümü öteler, yaşamı uzatır. Artık bir anlatı, bir öykü haline gelen geçmiş yaşam, hem şimdi zamanı, hem gelecek zamanı yaşatır. Yaşam, yaşamı anlattıkça yaşamı yaratır. Geçmiş, şimdiyi ve geleceği yaratır. Zaten anlatmak, yaşamı düşünmektir. Yaşamak ve anlatmak nasıl oluyor da aynı fiilin iki farklı adı oluyor? Şundan oluyor ki, insan, yaşadığını bilen tek yaşayandır.

---

Tuhaf olanı anlamak için tuhaf olanla yüzleşmek gerekir, tuhaf olan yollara sapmak, tuhaf olan gülüşün peşinden gitmek, tuhaf hislerin esiri olmak, büyülenmek, ruhun ve bedenin simyasına boyun eğmek gerekir belki de. Kendini yıkmadan, tamamen yıkmadan yenileyemediğin gibi, kendini kaybetmeden yeniden bulamazsın, böyle öğrendim eskilerden.

---

Eskiler der ki, geçmişin anlamlar hazinesini bir ejdarha bekler, bu ejderhanın adı kalemdir. Bu ejderhanın dişlerini yeni sözcüklerle doyurmak gerekir ki, o da bize kendi hazinesinden sözcükler bağışlasın. Öyle yaptım, heybemdeki sözcükleri ejderhanın ağzına tane tane, bazen avuç verdim ve tükettim. Elimi attığımda, heybenin diplerinde, kıyısında köşesinde tek tük sözcükler kaldığını hissediyorum ama bunlar ejderhanın dişinin kovuğunu doldurmaz.

Binbir Gece’de Yolculuk I –Hayata ve Ölüme Dair

HAKİKATÇİ-Özcan YÜKSEK


27 Şub 2011

Zoraki Kral

Doğrusu Oscar adayları arasında gördüğüm için, izlemesem içimde uhde kalacağı düşüncesi ile izlemeye karar verdim. Aksiyon barındırmayan, iki kişilik dialoglarla geçen bir konu olmasına rağmen yine de, sıkılmadan izlediğim bir filmdi. Konuşabiliyor olmanın, günlük hayatınız da basit olarak gördüğünüz bir eylemin, bir başkası için ne kadar da güç olabildiğini, hissettiriyor size.

Bir de, gerçek bir hayatın izleri olduğunu da unutmamak gerekiyor. Yine de, aylardır vizyona girmesini beklediğim siyah kuğu'yu da yarın izledikten sonra, hangi film gölge de kalıcak biliyorum:)

Gelecek filmlerin fragmanları içerisinde dikkatimi çeken "kader avcıları" oldu..izlemeli tabii ki:)



24 Şub 2011

kıssadan hisse..



Bahtının ensesinden yakaladığında kader
savurur gönlü ne yana eserse..
hem kaldırım taşlarına sürte sürte ezer bedenini
hem kır çiçeklerinini döker sefa ile hoş eder sözünü.

İnsana kendini benliğini unuttursa da günü geldiğinde
-varlıkta ve yoklukta-
özünden sevgi dilimlerken, hep kenara ayırdıklarını
unutma!

Dirseğin itelerken elin çağırdığında sefanda,
sen dışında
ne bahttır, ne dosttur
kandırdığın!

21 Şub 2011

umut'suz..




minik bir çikolata kırıntısı düşmüş; ısırırken dişlerinle
tam da, onda mıymış mutluluğun?

dil ucunda
damak tadında..

düşerken
biterken
beklediğin.

- çabasız, amaçsız durağanlığın da
ödülü olacak mıdır?

"öbür -umut- yüzünü gösterdiğinde güneş
çevrildiğinde -can- küren kumdan saatin yavaşça kayarken avuçlarından
sislerin ardından belirir belki ne olduğunu dahi bilmediğin"

13 Şub 2011

İncir Reçeli


Rezervasyon yaptırmak için sinemayı aradığımda, isimleri aklımda tutmayı başaramayan hafızam yine güzel bir oyun oynayarak, "incir çekirdeği" ismini söyleterek bana ve yer ayırmak için telefonun diğer hattındaki kişiyi de kahkahalar attırarak başladı filmle maceram.

İzlemeye gelenlerden birinin birebir ifade ettiği gibi, ailecek film izliyormuşuz havasında minicik bir cep sinema salonuydu. Yayınlanacak filmlerin fragmanlarını izlerken, bir sıra yanımdakilerin hala fısır fısır duyulmadığını sanarak, duymak zorunda kaldığım çok gereksiz dedikodularından rahatsız olduğumu pufflayarak ifade etmeye çalışırken, karanlıktan aydınlığa geçiş yaptığım
ız için tüm salonun aynı off puff seslerine karıştım:)

Film başladığında tüm ışıklar açıktı ve sinir oldum buna..Kenarlarda oturan bir bayanın bir koşu dışarı çıkıp, görevlileri uyarması ile ancak durum normale döndü.

Güzel bir müzikle başladı film, güzel şarkı söyleyen bir bayanla devam etti. Barbara Lourens'miş bayanın ismi ve şarkıları kadar hüzünlü bakışları da çok hoştu.

İnsanı sarıp sarmalayan bir aşk filmi değildi. Yada bana öyle geldi :) Sezai Paracıkoğlu'nu daha önce nerede izlediğimi bilmiyorum, siması tanıdık gelse bile. İfadeleri, hareketleri ile sadece onu izlemek için bile değerdi demeliyim. Sabah uyandığında, gerçekten uyanır gibiydi. Kederle sevdiği kıza bakarken de, acısını hissediyordunuz vs.vs.

Hani erkek karakter o kadar doğal olduğu için mi, kadın karakter o kadar yapmacık geldi bilemiyorum. Ama Melike Güner pek eğrelti geldi. Hele kahvaltı için gittikleri yerde, konuşma tarzı hareketleri..günlük hayat içerisinde de, böyle abartılı davranışlar hoşuma gitmediği için mi bilemiyorum, sevemedim.

Bol içki, bol balık ziyafeti ve müzik eşliğinde, aslında görünenin, sandığımız gerçekler olmadığının ortaya çıkması ile farklı bir sonuçla bitiyor film. Yine Sezai Paracıkoğlu'nun bir bunalım süreci var ki, saçından başına, bakışlarına kadar etkileyiciydi..




Düğün / Julie Garwood


Reklama girer mi bilemiyorum ama D&R'ın küçük cep kitaplarını seviyorum. İşe gidip-gelirken yolda okumak zorunluluğum olduğu için, çantamda büyük ebatlarda kitaplar taşımak zorunda kalmıyorum. Bu kitabı tercih nedenimde buydu aslında. Okumaya başladıkça, dış kapağı beyaz olmasa da, içerik olarak bir beyaz dizi klasiği olduğunu söylemeliyim. Güçlü, zengin, gururlu bir erkek kahraman. Bir o kadar çılgın, dediğim dedik, boyun eğmeyen bayan kahraman. Yine de, başlayınca bırakamadığımı itiraf ediyorum :)