denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağu 2010

öylesine...




En arka satırdaydı
paragraf başında,
parmak uçlarımda yükselip
bir kaç mânânın üzerinden, gördüm.

“mahur bakışlım, günlerim bir papatya tarlasının içinde yitip gidiyor gibi..
Yolumu izimi kendimi
Zamanı anları ve de seni
birbirine karıştırıp, her defasında
düne uyanıyorum.”

Kınında saklıydı; keskin ve acı
öyle, gözlerden ırak
öyle, rastladığında
kazınan tenine..

“yitip gidiyor muyum heyecanım
yada duruyorum, üzerimden akıp geçiyor
İnsanlar sözler bakışlar şarkılar

fasıla dönerken mırıltılar
birbirine dibinden tokuşturulan iki kadehten
susuz kalanım.”

En arka sıradaydı
Vardığında bakışlarım hizasına
bitmişti..
o anda unutuldu-m-!

20 Nis 2010

Deneme - 1


Çok uyuduğumu düşünerek, bir an önce yataktan fırlamak isteği ile açtım gözlerimi.

O güne kadar hiç yapmadığım bir şeyi, çıplak uyuduğumu fark ettim önce. Sonra, üzerinde yattığım o garip yastık, çarşaflar, hatta derme çatma bir tahtadan yatak. Usul usul, örtüyü üzerime çekerek, çatı katı olan o yere bakakaldım. “hadi, in aşağıya artık” diye anne tonunda bağıran sesi duymamla, nerede olduğumu anlamak için yuvarlak havalandırma deliği gibi açılmış pencereye koşmam bir oldu. Uçsuz bucaksız bir düzlükten başka bir şey yoktu, gördüğüm. Az ileride, eski filmlerden hatırladığım ahır benzeri yapıyı saymazsak.

- Çabuk olsan, iyi olur. Ne bulupta yiyeceksin sofrada

Sandalyenin üzerinde duran beyaz patiska vari elbiseyi üzerime geçirip, saçlarımı ensemde toplayıp, içimde korkunun titremeleri ile indim merdivenlerden.

Bir yığın yüz vardı, tahta masanın etrafında ve genelde yaş ortalaması küçüktü. Bir küçük afacanın beni en alt basamakta fark etmesi ile kahkahaları başladı. Tamam, dedim. Kamera şakası bu işte. Eşeğin biri, eğlenicek diye, sana böyle bir oyun hazırladı. Bitti işte, kamera nerede ?

Değilmiş..

“gecelikle neden aşağıya indin” diye soruyordu anne tonunda ki ve görünümündeki kadın. Bön bakışlarıma karşılık, kolumdan sandalyeye çökertti beni.

O sırada, pencere kenarında ki ince telli gözlük takmış olan kişinin, gözlerini ayırmadan beni takip ettiğini hissettim. Yanına gittim.

- Neden durmadan bana bakıyorsunuz?
- Hayır, sana bakmıyorum.
- Bakıyordunuz.
- Bazen, saçlarına bakıyorum. Bazen, gözlerine yada ellerine, yüzüne.
- Benim onlarda ve bu kadar dikkatli bakmanız, rahatsızlık verici.

Arkamda ki, kırkırdaşmaların yine çoğaldığını fark edince, soran gözlerle masaya döndüm.

- Bu sabah neyin var senin, küçük hanım.Neden o sandalye ile konuşmaya çalışıyorsun?

Hapı yutmuştum. Demek ki, olan az aklımı da kaçırmıştım. Delirmiştim ben, başka bir izahı yoktu bunun.

21 May 2009

Bilmeden / 3

Not: 1 ve 2'yi okumadan, anlayabilmek mümkün değildir :)

Lokalle, kahvehane arası dertme çatma masalarla dolu bir mekan. Necdet, düşünceli, oldukça gergin bir sandalyeye oturmuş, sigarasını içiyor. Kapının önünde bir panelvan minibüs. Birkaç kişi siyahlar içerisinde, çıt çıkarmadan, içeriyi gözetliyorlar. İçeriden haber bekliyorlar.
Cep telefonun sesi ile düşüncelerinden sıyrılıyor, Necdet

- Efendim, Serkan?
- Abii mahvolduk, burada durum bildiğin gibi değil.
- Ne oldu? Anlat hadi söylenmeyi kesip (aynı anda sandalyesinden fırlayıp, bilinçsizce yürümeye başlıyor.)
- Abii, adamı içirdim konuştuğumuz gibi, kıvamına geldi..ama adi herif, işten ayrılmış!! Niye dün değilde bugün? Mahvoldukkk.
- Allah kahretsin..(telefonu masanın üzerine fırlatıp, sandalyeye çöküyor, yüzünü avuç içleri ile sıvazlarken)
- Serkan..
- Serkan, sakin ol dinle beni..B Planına geçiyoruz. Kulağın telefonunda olsun, arıycam bir 5 dakika içinde.
- Sen nasıl dersen, o ağbi. Beklerim sabaha kadar.

Günlerdir, aylardır bu günü hesap etmişti kafasında Necdet. Nerdeyse her soluk aldığı anda, detayları hesaplamıştı, olasılıkları. Kafasına iyice yerleştikçe, mantıklı da bulmaya başlamıştı, gerçeğe dönüştürülebilir, bir plan.

Ali İhsan Bey’in, şöförüydü. Aslında uzunca bir dönemde çalışmamıştı ama şirketin içinde girmediği delik, bilmediği yer kalmamıştı. Muhasebenin orada duran koca kasa, gözüne batıyordu adeta. Ve geriye doğru, kasanın üzerinden binanın çıkışına varabilecek, detayları hesaplamaya başladığını farketti.

Kasanın şifresini öğrenmek onun için zor olmamıştı, dikkat etmeksizin çalışanlar, para alıp-koyarken, onun yanında çok güzel yapmışlardı bu işlemi, defalarca.
Binanın giriş kapısında alarm vardı. Sabah erken bir saatte geldiğinde, bekçi ile aynı anda girerek, bir koşu telefona gidip, şifreyi girişini de görmüştü ama..Bu çözüm değildi, alarmın çalması, gece bekçisinin iki adımda kapı da bitmesini sağlardı. Gece bekçisi, ara ara binanın etrafını kolaçan ediyordu ama, çevredeki esnafla, diğer güvenlikçilerle olan muhabbetini de fark etmişti. Güzel bir rakı sofrasına davet, onu durduracaktı. Bir arkadaşı, bekçi ile samimi olmalıydı.

Tek giriş kalıyordu, bahçe duvarından tırmanıp, ikinci kattaki Ali İhsan Bey’in odasının camı kesilerek, o odaya girmek. Bekçi, rakılı bir oyalamada iken, onları fark etmeyecekti, tabii ki. Ali İhsan Bey’in odasının anahtarını yürütebilirse, dışarıdan kilitlenen kapı, içeriden açılarak, kasaya iki adımda ulaşıcaktı. Anahtarlar içinse, gözüne Timuçin’i kestirmişti. Ama kendini beğenmiş züppenin, bugün işten ayrılacağı tutmuştu.

Derin bir nefes alıp, kendini bambaşka bir dünyaya geçirmeye çabaladı. B planı için, cep telefonuna uzandı..

12 May 2009

Bilmeden /2

Yine yoğun ve stresli bir gündü Timuçin için. Deli gibi koşturuyordu, patronun gözüne girebilmek için. Aslında, oldukça tutulan ve önem verilen bir satış temsilcisi olmuştu ama bu yeterli değildi. Müdür olarak atanmak istiyordu artık. Maaşındaki artış, kariyerindeki bu etiket ona çok iyi gelicekti. Bir başka finans şirketine geçtiğinde, çok daha yüksek bir maaş alabilme şansı olacaktı.
- Timuçin, x ltd.şti. çeklerini göndermiş. Ulaştı mı sana?
- Tamam Gül, aldım, ilgileniyorum ben. Fiyatlandırmayı hazırlıyorum.
- Birkaç yerle daha görüşmüştür onlar.
- Bu parayı bugün satıcam, görüceksin.
- Plasmanı patlatıcam diyorsun.
- Evet, hiç şüphen olmasın.


Arkadaşlarının kendisini kasıntı ve ukala bulduklarını biliyordu ama bu hiçte önemli değildi. Efektifi hesaplayıp, müşteriye ödeyeceği rakamı ve faiz rakamını konuşmak üzere patronu Ali İhsan Bey’in odasına koştu.
- Çok uygun, hemen görüş. Başka yerden almasınlar parayı, hadi göreyim seni.
- Oldu bilin efendim.


Telefonla konuşurken, serviste ki bütün kulaklar ona doğru çevrilmişti. Ok işareti yapar yapmaz, arkadaşları telefonda olduğunu unutup, sevinç çığlıkları atmaya başlamışlardı bile. Bunu seviyordu işte, bu coşkuyu.
- Siz çeklerinizi ve eft talimatınızı hemen, çıkartın. Bende kontrolleri tamamlayıp, 14.00 olmadan paranızı hesabınıza geçirticem. Tamam, görüşmek üzere.


Bu kadardı işte. Başı dik, biraz daha kendinden emin, güvenilir bir eda ile baktı etrafına.

**
Öğle yemeğini yiyordu, şirkete yakın restoranlardan birinde. Her yer siyah, lacivert takım elbiseler içinde ki erkekler ve şıklıkta yaraşır bayanlarla doluydu. Pahalı cep telefonları, parfüm kokuları, çoğunluk karşındakine yüksekten bakmaktan hoşlanan, bir grup insan.
İ-phone telefonun, iç cebinden titremesini hissetti. Şirketten arıyorlardı.
- Timuçin, hemen şirkete gel, hemen. X Ltd.Şti’nin, hesaplamasında yanlışlık var.
- Nasıl olur ya, iki kez kontrol ettim ben, Hülya.
- Timuçin, Ali İhsan Beye indi arkadaşlar. Firma parasını istiyor ama bu şekilde gönderemeyiz. Çeklerden birinin vadesini yanlış girmişsin! Ortalama vade hatalı, duyuyor musun? Çok zarara giriyoruz.

Kesin onlar hata yapıyordu, kendisi yapamazdı. Çekin üzerindeki vadeyi yanlış görmüş olmalıydılar, hızlıca çıktı şirkete doğru.

**

- Nasıl bunu yaparsın Timuçin, acemi değilsin sen! Stajyerler yapsa bunu kıçlarına tekmeyi basarım. Bu kadar dikkatsizlik olur mu? Ben adamlara hata yapmışız efendim, çekleriniz elimizde, her şey tamam ama para ödeyemiyeceğiz size nasıl derim? Nasıl??
- İnanın, çok üzgünüm.
- Bu para zararına olsa da, adımızı lekelememek için ödenecek. Bunun cezasını da, servisteki arkadaşların ve sen çekiceksiniz, haberin olsun. Zam, ara dönem ikramiyeleriniz yok.
- Ali İhsan Bey, onların hatası değil.
- Kontrol etselerdi, birbirinize destek olsaydınız!! Beni ilgilendirmez. Çık dışarı.
- Ben hatamı kabul ediyorum, bunlar satış departmanının kasa anahtarı, bunlar da sizin odanızın. Bana bu kadar da güvenmiyorsanız, kalamam.
**

Her akşam uğrayıp, neşe ile birer tek atıp evlerine dağıldıkları bara gidip, bir sandalyeye çöktü. Perişan hissediyordu kendini, sadece içmek istiyordu, içip bu yenilgiyi unutabilmek..

11 May 2009

Bilmeden..


Güçlükle araladı gözlerini..
Saatin kaç olduğunu öğrenme isteği ile yatağının yanındaki komidine doğru elini uzatıp, cep telefonunu almak istedi. Yoktu. Başını güçlükle çevirip baktı. Yatağın yanında komidin de yoktu. Kendi odasında değildi!
Biraz daha ışık istediği için, kalın perdeleri açmak için yavaşça kalktı. İç çamaşırları ile uyumuştu. “Ne kadar içtim ben böyle” diye söylendi. İçeriye dolan ışık, geniş bir yatak odasını aydınlattı. Sade ama şık mobilyalar, detaylar. Kendi derme çatma eşyaları ile mukayese bile edilemezdi. Acele ile sandalyenin üzerinde bırakılmış olan sabahlığı geçirdi üzerine.

Uzun bir koridora çıktı. Duvarlar değişik tablolarla doluydu. Nerdeyse parmak uçlarına basarak, ilerledi.

Hafif bir müzik sesi geldi kulağına. İçi kiminle karşılacağını bilememenin telaşında, o tarafa yürümeye başladı. Kendi evinin tamamını içine alabilecek genişlikte salonun duvarına yaslanıp, karşısında boydan boya uzanan camlardan gözüken, bahçenin güzelliğine daldı.

- Günaydın

Bu tok ses birden ürküttü onu.
- Günaydın
- Başım çatlıyor, kabalık olmazsa bir nescafe alabilir miyim? Kendime gelmeliyim.
- Ta tabii diye geveledi, şaşkın.

Mutfağın yerini bilmediğini söylemek istemedi. Karşısındaki kişi o kadar emindi ki, kendinden, isteğinden, buna uymaktan başka bir çaresi yokmuş gibi geldi.

Kimdi bu adam? Koltuğun üzerinde uyuyordu, kendisi odada. Barda mı tanışmışlardı? Bar !!
Oraya Erkan’la buluşmak için gitmişti, burada ne işi vardı. İşine de geç kalmıştı, panik atak krizine kapılmış gibi nefes alamadığını hissetti. Korktu, kendinden..
(devam edecek, bir şekilde :) )

19 Mar 2009

Bildik Bir Öykü / SON..



Garip bir sakinlik içinde karşılıklı oturup, çorbalarımızı içiyoruz. İçimdeki karmaşıklığı anlamadığını ümid ediyorum. Ve hiçbir şey olmamış tavrı, daha çok karıştırıyor içimi..Özel bir akşam olmamasını sağlamak için, tenha da seçtiği masa da oturmak istemeyerek, daha gürültülü bir masaya geçiyorum.

- Değişmişsin, ama müthis bir değişim bu Seher..büyüleyici.
- Sen değişmemişsin Ali. Bıraktığım yaştasın sanki! Belki biraz kilo almışsın, o kadar.

Konuşmak yerine, dinlemek, neden? niçin? sorularımın cevaplarını, sormadan almak istiyorum. Dün vedalaşıp ayrılmışız da, bugün karnımız acıkmış hadi “hadi yemek” yiyelim bari havası içindeyiz. Masanın altından ayağına tekme atma isteği var içimde. Niye öfkelendiğimi de anlamamakla beraber…

- Neden İzmir’desin? artık, konuya giriş yapalım!!

Belki “senin için” der..Der mi? Ne demeliyim o zaman, bu söz etkiler mi beni? Hâlâ bunu mu bekliyorum ben? Ben düşüncelere dalmışken “Mehmet” dediğini fark ediyorum..

- Pardon “Mehmet” ?? Dalmışım birden, anlayamadım.
- Bizim şirketin genel müdürü dedim..İzmir’de bir firma ile bağlantı kurduk, görüşmeler için gidilmesi gerekiyor diye dosyalarla geldi yanıma. Baktım, Mehmet sahibi. Aradım, çok beklemeden de geldim işte yanına.

- Ne güzel bir tesadüf…(Mehmet’te İzmir’de demek ki )iç ses..
- Güzel oldu gerçekten de..Bir akşam yemekli, içkili bir yerde hafif gevşemişken..eski günlerden konu açıldı. Seher, dedik tabii ki, seni andık.
- (beni öylesi bir anda hatırlamış!) iç ses..
- Konuşmak isterdim, onunla her şeyi..diyince. Telefonunu verebilirim istersen,dedi.
- Benim ev telefonumu ondan mı aldın?
- Evet. Ben..ben kızacağını hiç düşünmemiştim!
- Kızmak değil, burada yaşadığımı bildiğini bile düşünmedim ben.
- Aaa, siz görüşmüyor musunuz? Ben sandım ki..
- Tabii ki, hayır. En son mezuniyet balosunda gördüm onu da, diğer herkes gibi.

- Bana seninle ilgili her şeyi anlattı. Yaşadığın semti, işini, evini paylaştığın arkadaşlarını..bunları bildiği için..ben sandım ki, siz ikiniz, görüşüyorsunuz.

Bu kadar yakınımda, çevremde…her zaman benimle aslında.

- Seher, dinliyor musun beni? Ben o günleri hiç unutmadım, seni. Bu kadar zaman sonra, ikimiz için bir şans olabilir mi?
- Bana Mehmet’in numarasını verir misin Ali? Aynı anda çantama uzanıp, cep telefonumu aramaya başlıyorum..donuk bakışlarını fark etmiyor değilim, ama umurumda değil. Telefonun rehber kısmını açıp, “hadi, söyle” bakışıyla yüzüne çeviriyorum gözlerimi. Belki anlıyor, belki neyse ne işte..

**

Restoranın giriş kısmında acele çeviriyorum numarayı.
- Alo..
- Mehmet !
- Benim..siz ?
- Mehmet benim..
- Seher…Seher, sen, siz.... Ali ile birlikte değil misin bu akşam?
- Evet, şu an masa da görebiliyorum onu. Garsonun getirdiği tatlıyı yemeye başlasam mı? Yoksa beklesem mi? Diye düşünüyor sanırım.

Kıkır kıkır gülüşünü duyuyorum…
- Oradan hiçbir yere ayrılma..kıpırdama hatta. Telefonu kapatma, geliyorum. Sokağa çıktım, arabanın yanındayım şimdi…beni bekle, sana geliyorum!

**

Bir denklem var belki, seven ve sevilen.

Seher seven = Ali sevilendi…Uzun uzunca bir dönem. Başka bir denklemde vardı, aslında, gözden kaçan.

Seher hep sevilen = Mehmet her daim seven. Sevgi, bile hak edenin olmalı!




Alpay - Ayrilik rüzgari - Alpay - Lastmp3.net

17 Mar 2009

Bildik Bir Öykü ( bir türlü son diyemediğim :P )

Füsun üç kişilik koltuğa yayılıyor, bizde Oya ile iki kişilik koltukta yan yanayız. Buda heykelleri gibi bacaklarımı topladım, elimde bir nescafe fincanı var. Bir kurtarıcı olarak. Eller nereye konacağını bilmediğinde, bir bardağın sapı, gözler kaçırılmak istendiğinde üzerindeki yazılardan yada şekillerden..yada bir duraksama ile bir küçük yudum içmekten daha güzel bir kaçış var mı ki? Ve bu akşam çok ihtiyacım var, saklanmaya.

- Bir eylül günü de evlendiler işte..olağan sesimle bitiriyorum yaşananları
- Ben olsam o düğüne gider ikisine ağzıma geleni söylerdim diyor Oya.
- Gerek yoktu ki.. Anlamsız bakıyorlar.
- Biz Ali ile yan yana gelipte hiç içimizdekini, dışımızda olanları paylaşmadık ki. Sabun köpüğü gibi sönüp gitmeye hazırdık zaten. Yada tv ekranında seyredilen/beğenilen bir oyuncu gibiydik (gülümsüyorum burada, çünkü haklıyım) ete kemiğe bürünmemiş..Hem takdir-i ilahi intikamımı aldı benim.

- Nasıl diye atlıyorlar ikisi birden.
- Balayı dönüşünde, bir kaza olmuşşş ...yüzlerinde ki tuhaf bakışı farkedince devam edemiyorum başladığım cümleye..yaw tamam Türk filmi çeviriyor olsaydık, böyle olurdu kabul.

Sırtıma inen yastık darbeleri ile doğruyu anlatıyorum.

- 6 ay dolmadan, boşandılar. Kötüsün diyin, ne derseniz diyin ama..içimin yağları eridi mutlu olmadıklarını öğrenince..

Füsun, dilimlenmiş brownie’leri (ıslak kek aslı) bize uzatırken soruyor, ne diyeceğimi bilmediğim soruyu ;

- ne olucak şimdi? Arayacak mısın onu?
- inan bilmiyorum..aslında, bana nasıl ulaştığını merak etmiyor değilim.

Oya - Annenden almıştır telefonunu
Ben - yok…annem onunla konuşmaz bile.
Füsun - belki, eski ortak arkadaşlarınızdan biri vermiştir, Seher

- yaa ben, o olaylar olunca, hiç kimse ile konuşmadım. Hani “aa çok üzüldük” “vay nasıl olur” gibi..cümleleri duymak bile istemedim. Bir süre sonra da, haklı olarak uzaklaştılar benden, sonra yaşam telaşı..koptuk.

**

Koridorda ki, büyük aynanın önünde son kez bakıyorum kendime. Artık, omuz hizasında olan siyah saçlarımın bir-iki tutamını, omuzumdan öne doğru çekiyorum.
Değiştiğimi, artık büyüdüğümü anlasın diye, o çocuksu ifademi silme çabasındayım aslında. Siyah klasik bir pantolon seçtim, üzerine beyaz dik yaka, iş ciddiyeti havasında bir gömlek. Beyaz uzun-sallanır küpelerim, hafif bir makyaj ve kırmızı bir ruj. Topuklu siyah ayakkabılarımı da giydim mi tamamdır.
Çok mu ciddi oldum şimdi de?

Kahverengi diz altı elbisemi mi giyseydim?
“Aman beee Seher, çok mu önemli sanki..hadi yürü git şu restorana “ diyor iç sesim..kabulleniyorum.

.

26 Şub 2009

Bildik Bir Öykü / Sondan bir önce :)

Böyle bitmedi tabii ki öykü. Kafasında acabalarla kalan birkaç kişi ve kendim için devam edicem, hızlıca.

Yeni bir dönem başladı benim için…yürümüş olmak için yürüyen amaçsız ayaklar, konuşmak zorunda olduğu için konuşan bir ağızla geçen günler. Öyle sıradan ve sessiz. Çevremdeki herkes derin bir üzüntü ile baktılar bu yeni halime. En çokta annemler.. Hem herkese kızgındım, hem hiç kimseye..En çok kızdığım kendimim aslında.

Üniversite sınavlarına girdim. Annemlerinde çok istediği gibi İzmir’i kazanıp, teyzemlerin yanına gittim. Buralardan uzaklaşmanın bana iyi geleceğini düşündüler. İçimdekiler ve beynimdekiler aynı olduktan sonra, ne önemi var diyordum. Ama haklılarmış. Teyzemler beni çok iyi ağırladılar, evimmiş gibi rahat ettirmeye çalıştırdılar ama yük oluyorum duygusunu daha fazla taşımamak için, yurda geçtim. Asıl macera orada idi. Başka insanlar, yaşamlar, sorunlar, eksiklikler, delilikler, güzellikler derken..kabullendim kendimi ve olanları. Yurt faslıda çok iyi anlaştığım iki kız arkadaşımla ev tutmamızla son buldu.

Biz üçümüz sabit kalarak, pek çok ev arkadaşı değiştirdik. Bulaşık kavgaları, ev temizleme sıraları, yiyecek saklamalar, erkek arkadaş krizleri, kahkahalar, kimi hüzünler, annemleri özlemelerimle geçen 4 senenin sonucunda..Bu alıştığımız ev düzenini bozmayarak, İzmir’de kaldık. Oya ve ben aynı şirkette işe başladık. Füsun’unda birkaç başvurusu oldu, cevap gelmedi. Evimizin kadını o, bize güzel yemekler, sofralar hazırlıyor. Şimdilik yani. Birkaç güne kalmaz söylenmelere başlıyacağını biliyoruz.

O akşam eve girerken, kendimi çok yorgun hissediyordum, hasta gibi. Oya banyoya girdi bense koltuğa kendimi bırakıp

- Füsun, ne yiyicez bugün? diye mutfağa doğru seslendim.

Üzerine domates sosu dökülmüş, koca bir kızartma tabağı ile girerken ki tavrından duymadığını anladım.

- Ne oldu niye bakıyon Seher’im.
- Hiç özlemişim ondan. Sevimli sevimli gülümsedim.
- Aaaa seni bugün biri aradı. Beni mutlaka arasın diye kaç kez tekrarladı, telefonun yanındaki deftere yazdım numarasını.
- Kimmiş ?
- Ali dedi ... diye bağırarak az önce girdiği mutfaktan, bu sefer elinde yemek tabakları ile döndü, yüzüme bakarak.
- Ne oldu Seher ? İyi misin canım, rengin attı birden.
- Yok. Eski bir tanıdık. Uzuzn zamandır, haberleşmediğim. Şaşırdım. Çok eski, çocukluğumdan hem de..

Niye arıyordu beni? Neden soruyordu ki hala? Ne hakla! Sinirden başka bir şey hissetmediğimi anladım o an..

21 Şub 2009

Bildik Bir Öykü..

Gece ilerliyordu, müzik, dans, konuşmalara karışan kahkahalarla..Nilgün’le tuvalete giderken, gördüm Ali’yi. Şöyle bir göz ucu ile bakıverip, döndü önüne. Bu kadar yani. Bütün gece için uğraşım, hayallerim..hiç bir anlamı yokmuş. Hali de, üstü başı da bir tuhaftı, aslında.
Masa da daha bir keyifsiz oturuyorum. Sandalyemin dibinde bitiyor, Mehmet.

- hadi gecenin suratsızı sen seçildin, ödül olarakta benimle dans ediceksin.
- ne kadar zarif bir dans teklifi bu efendim, kendimi pek bi önemsedim.

Gülüyor, sıcacık. Siyah bir takım elbise giymiş, içinde maviye yakın bir gömlek, kravat bile takmış. Ali’nin bu akşamki özensiz halinden sonra, beğeni dolu bir bakışı hak ettiğini düşünüyorum. Güzel bir şarkı çalıyor, fonda. “neydi bir arada tutan şey ikimizi, birleştiren neydi ellerimizi. Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi, sevmek bir çok şeyi göze almaktır.”
**
Ağlayanlar, verilen sözler, telefon numaraları, sıkı sarılmalar, kopamamalar, vedalar arasında gece bitiyor. Ayla ile Ali’yi bekliyoruz, eve gitmek için. Mehmet’le Mustafa ortalarına almışlar onu, hararetli bir şeyler konuşuyorlar. Durum sonradan netlik kazanıyor. İçkili bir gece olmamasına rağmen, dışarıdan içeriye getirilenlerden Ali’de bolca tükettiğinden, bizimkiler o halde bizleri eve götürmesini istemedikleri, o da ısrar ettiği için..hafif bir gerginlik yaşanıyor.
**
Arabayı Mehmet kullanıyor, Ali yanında. Ben,Ayla ve Mustafa arkadayız. “Önce seni bırakıp, sonra Ayla’ların siteye gideriz, ordan da biz bir şekilde gideriz eve” diye ısrar ettikleri ve mantıklı geldiği için kabul ettik.
Bizim sokağın başına büyükçe bir kamyon park edilmiş, tekrar aynı yoldan geri gidip, aşağıdaki sokaktan girmemiz lazım ama, zaten Ayla yeterince geç kaldı düşüncesi ile..
- ben burada inip, koşarak giderim Mehmet, dur diyorum.
- Hangisi sizin ev, kızım sokak karanlık. Arabayı kenara alıp, kapıya kadar geliyim. Derken, daha sözü bitmeden Ali kapısını açıp,
- Ben bırakırım, diyor.

Deli gibi seviniyorum. Diğerleri hiç hoşnut olmuyorlar, fark ediyorum.

Yavaşça yürüyoruz yan yana. Oldukça kötü kokuyor ve düzgünde yürüyemiyor aslında. Apartmanın girişinde durup geri dönüyorum, vedalaşmak için.
- Ben istemedim diyor, sarsakça
- Neyi istemedin, sarhoş olmayı mı?

Öylece bakıyor, yüzüme. Cevaplamadan, söz söylemeden, uzun ve boş gözlerle. “Hoşça kal, seni üzmek istemedim” derken dudak kenarımdan öpüyor yine usulca. Bu sefer o bildiğim duygu için, çeviriyorum başımı. Dudaklarımdaki, dudağının tadını yeniden hatırlamak istiyorum…

**

2 hafta dediğin nedir ki? Göz açıp kapayana kadar geçiyor. İçimi o son görüşmemizin anısı ile ısıtıyorum , Ayla’yı düşünmekse sızlatıyor, üzüyor biraz da.
Nişanın yapıldığı gecenin sabahı, telefon çalıyor. Koşarak açıyorum, havadisleri dinliyeceğimi düşünerek. Ayla değil, bir başka arkadaşımız. Ama şimdi hatırlamıyorum, kim?

Konuştuklarını da tam anlamıyorum aslında..Annem o kilitlenmiş halimden ürküp;

- kızım, kim? Birine bir şey mi olmuş ? söylesene diye bakıyor yüzüme.

Başımı iki yana sallayabiliyorum, “hayır” demek ister gibi. Telefon ahizesini yerine bırakıp, yere oturuyorum. Ben bunu biliyordum aslında, neden şaşırıyorum ki? Anlamamış mıydım sanki? Hissetmiştim de işime gelmemişti …Ağlamıyorum bile, kalakalıyorum.

Yaz bitiminde, hafif serinliğin başladığı o güzelim Eylül’ün ilk günlerinde de, havuz başında düğünleri yapılıyor Ali ve Ayla’nın..

19 Şub 2009

Bildik Bir Öykü / (kaçtı unuttum)

Erken geldiğim için Mezuniyet Balosu’nun yapılacağı otelin girişinde, aylak aylak dikiliyorum. Gelen geçen herkes gülümsüyor. Tanımasam da, çoğunluğunda yüz aşinalığı ve bugünün neşesi var ya, gülüyorlar işte. Sınıfta ki birkaç kişi salona doğru geçmek için ısrar ediyor.
“Yok, burada bekliycem.” Diyorum.

Gözlerim yolda. Geliş anını kaçırmamalıyım. Bundan sonrası için, yüzünü göremeyecek olsam bile, böyle hatırlamak istiyorum.

Bir taksi yanaşıyor, babası ile iniyor içinden. Rahatsızlık vermemek için, uzaklaşıyorum biraz. Elimde değil, düşünmemeye çalışsam da..hep aklımda. Onun gözü beni görmüyor, sesimi bile duyduğundan şüpheliyim aslında. Ali’yi o kadar çok seviyor ki, o coşkusu bile hoşuma gidiyor.
Bir gün olsun dönüpte, diyemiyorum “kızım, bu çocuk şımarık bir zengin çocuğu. Züppenin teki.”
Yanlış anlar, biliyorum. Yanlış anlardı yani, artık bir açıklama yapmak içinde çok geç. Kaç kez gördüm, başka kızlarla el ele. Onu üzgün görmemek adına söylemedim, ne büyük hata yapmışım. Bilseydim, çeker kolundan uzaklaştırırdım.

- Mehmet, hadi gelsene oğlum..

Mustafa’nın sesi ile irkiliyorum. Orkestra da bir arkadaşım var diyordu, o şarkıyı biliyorlardır mutlaka. Onu çaldıklarında dans edicem onunla, ilk ve son kez. Seni ben seviyorum dediğimde, anlar mı anlatmak istediklerimi..

**



- Seher, Ayla ile kesin sözleştiniz dimi? Babası bırakıcak gece dönüşte sizi.
- Evet, babacım. Merak etmeyin, biter bitmez “alooo” diyicez. Gelicek babası.
- Tamam, dağıtma sakın.

Öpüp yanaklarından, acele acele salona giriyorum. Kalabalıkta dolaşıyor gözlerim, tanıdık çokta, bizimkileri göremiyorum. Ayla yok henüz. Nilgün’le Fatoş’u görüyorum bir masanın başında. Görmememde mümkün değil hani, şehirlerarası yolculuktan dönen biri gibi el kol hareketleri ile karşılıyorlar beni. İlişiyorum yanlarındaki sandalyeye.

Onlarla etraftakileri çekiştirirken görüyorum Ayla’yı. Suratı beşkarış. Elbisesi çok frapan, annesi zorla mı aldırdı acaba? Ondan mı tadı kaçtı? Nerdeyse koşarak gidiyorum yanına.

- Nerde kaldın arkadaşım, biticekti balo. Gülüyor.
- Aaa tüm eğlenceyi, dedikoduyu sana bırakmazdım. Geldim yine de dimi?
- Neyin var senin? Elbiseye mi taktın?
- O da var tabii. Nişan elbisem canım, annem bunu giymem için bir baskı, bir pres. Hani göndermem bile dedi nerdeyse.
- Ee abartıyorlar ama yaa!
- Kızım abartmak ne kelime, bu değil sonraki hafta nişanım var.
- Çok acele ettiler Ayla. Nişanlını sen tanımadın bile.
- Umurlarında mı sanıyorsun?
- O zamannn, bende bu elbisemi giyerim.
- Seher bir şey söyliycem.
- İzin mi istiyorsun salak, söylesene..
- Aile arasında olucak dedi bizimkiler, arkadaşlar gelmiyecek.

Çok bozuluyorum aslında “olsun, peki” dememe rağmen. Ne hayaller kurmuştuk, neler yapıcaktık demiyorum. Onun da istediği şeyler değil bunlar, biliyorum. Bütün neşem kayboluyor.

- Ayla, Ali’yi göremedim ben. Gelmedi mi acaba?
- Şey, geldi yani aynı araba ile geldik, beraber. Gibi bir şeyler geveliyor.

Boş gözlerle bakıyorum. Anlıyor tabii ki, anlayamadığımı.

- Hani aynı sitede oturuyormuşuz demiştim ya sana.

Evet, bunu hatırlıyorum. Gidemediğim çay davetinde, beni sormak için yanına geldiğinde sohbet etmeye başlamışlardı, laf lafı açtı demişti.

- Biliyorum bunu Ayla!
- Aynı okuldayız diye konuşmuştuk bizimkilerle de, nişanlı kızsın, yalnız göndermeyiz diye tutturdukları için..onunla gönderdiler. Dönüşte de bizi o bırakıcak.

Sonradan düşündükçe, onunla eve birlikte dönücek olma hayali o an beni , o kadar sarmıştı ki ..diğer tüm ayrıntıları görmemeyi seçmiştim. Görmezden gelmek, daha kolay gelmişti belki de…

16 Şub 2009

Bildik Bir Öykü'nün devamı..


Odamdaki dolabın, boy aynası önünde, bir ileri bir geri adımlar şekilde kendimi süzüyorum. Yandan nasıl görüyorum? Karşıdan..otururken eteklerimin duruşu. Evet, elbiseye onay verdim. Daha bir kaç gün öncesinde, annemle çarşı ve tüm pasajları dolaşıp bunu almaya karar verdik aslında.
Keten, kemik rengi bir elbise, ince askılı. Üzerinde su yeşili çiçek desenleri var. Bel ve üst kısmı bedene yapışıyor, kalçadan itibaren hafifçe bollaşıp aşağıya doğru kloş bir etek havasına bürünüyor. Belki de kimilerine göre, sıradan bir günlük giysi. Ama benim için, diğer aksesuarlarla tamamladıktan sonra, şahane bir gece elbisesi.

Topuklu ayakkabılarımı da giyip, birkaç turda böyle yürüyorum. Krem rengi hafif sallanır ince küpe ve inci kolyelerde takılıyor. Bir tek saçlarımda kararsızım. Bir yukarıda topuz yapıyorum, bir açıyorum. Örsem mi? Yok daha neler lise mezuniyet balosuna, ilkokul çocuğu havasında gitmekte bana yakışır.
Annem sesleniyor
– Seherrr, hadi baban taksiyi çağırıcam geç kalıcak diyor.
- Yaaa tamam, keyfimden bekletmiyorum herhalde!
Kapı açılıyor, önce annemin..sonra arkasından gelen babamın şaşkın bakışlarıyla.
- vay vay küçük çirkin ördeğimiz, nihayet açılmış saçılmış.
Utanıyorum. Evdekilerden daha doğrusu birilerinden böyle sözler duymaya alışkın olmayan ben, ne yapacağımı bilemiyorum.
Babam yardımcı olmak ister gibi yanıma geliyor. Saçlarımı tarar gibi düzeltiyor eli ile.
Yanlardan saçlarımı, kollarımın çıplaklığına doğru çekip ;
- böyle kalsın..şal gibi örter hem, utanmazsın diyor gülümseyerek.
Bunu duymamla, bir düş içerisinde ışık hızı ile odamdan, Ali’nin yanına gitmem bir oluyor. Ağır bir müzik çalıyor fonda, en yakınımda duruyor. Elleri ile saçlarımı okşarken, kulağıma fısıldıyor. “ipek bir şal gibi saçların sevgilim” Evet, sevgilim diyor bana.

Gerçekmiş gibi mutlu oluyorum, bunun kendini kandırmak olduğunu, o vakitler henüz bilmiyorum ki..

9 Şub 2009

Bildik Bir Öykü / 4

Okulların kapanmasına 2 haftadan az bir zaman kaldı. Pek neşem yok. Ayla’nın durumu benden beter. Mezuniyet balomuzun ardından, babası aynı sitede oturdukları, aynı işle uğraştıkları, aynı şehirden olmasa da hemşehriliyiz dediği kendilerinin çok iyi anlaştıkları bir ailenin oğlu ile onu nişanlıyacaklar. İçine kapandıkça kapanıyor, ulaşamıyorum artık.
Odamdayım.
Dikdörtgen minicik bir oda..yatağım, pencereye paralel. Perdenin arkasından bazen sokağı, bazen bulutları, geceleri çokça yıldızları seyrediyorum. Annem evde olmadığı için şu an iyice kendimleyim, sakin bir gün. Gri, kocaman kolonları olan müzik seti diye adlandırılan teybin önünde, yere diz çökmüş olarak oturuyorum. Mustafa’nın verdiği bir kaseti dinliyorum. Aslında bir şarkı da kalakalıyorum. Sözleri etkiliyor.
Kimi vurgun yemiş bir balıkadam gibi oluyorum böyle okurken-dinlerken. Önüme seriyorlar kelimeleri, bazıları atlayıp geçiyor..duymadan. Ben eğiliyorum, tek tek hepsinin üzerinde dolaştıyorum parmaklarımı. Dinliyorum, her harfinin bana ilettiğini..büyüyorlar içimde. Onları kullanmam gerektiğinde de duraklıyorum ki, bu onların içimdeki kıymetinden..
Zeki Müren söylüyor.
“Sen gözlerimde bir renk, Kulaklarımda bir ses, Ve içimde bir nefes, Olarak kalacaksın.” Stop. Sar başa. Play.. ”Sen gözlerimde bir renk…. Zaman sanki bir rüzgar ve bir su gibi aksın…” stop.

Zaman su gibi akmasın.
Dursun, şu an.
Şimdi.
Çünkü, bir yarınım yok.

6 Şub 2009

Bildik Bir Öykü / 3

Saat: 9,15

Annemden önce kalkıp, çayı koydum. Kahvaltılıkları hazırlamaya başlıyorum. Tatlı bir şekilde, ikna edici tüm özelliklerimi kullanarak, dün red cevabı aldığım çay davetine gitmeliyim. Git-me-liyim. Mutlakaaa.
Okulda sivri tiplerin düzenlediği, biletleri de muhtelif bir ücretle satılan, bir tür parti bu bahsettiğim çay. Ama gel de anneme anlat bunu..

Saat: 10,06
Çaylarımızı içiyoruz. Hiçte yumuşak bir ifade ile bakmıyor bana. Nasıl başlıycam söze ? ne demeliyim ? Karnım ağırıyor gerginlikten. Ali ile dans edebiliriz, gidersem..

- anne, bizim sınıftakilerin hepsi gidicek. Bir ben olmuycam, Ayla’nınkiler sorun bile yapmamışlar.

- Ben Ayla’nın annesi değilim! Off. Kötü bir başlangıç yaptım.
- Neler geliyor insanların başına, böyle yerlerde.
- Anne, Türk Filmi çekmeye gitmiyorum. Alt tarafı bir çay.

- O tüm duyduklarımızın, yaşanmadığını mı sanıyorsun. Her olayın yaşayan bir tanığı var. Uzatma artık. Gitmiyorsun!

Saat: 11,45

Deli gibi döneliyorum evin içinde. Yok mutlaka gitmeliyim, sakin de değilim artık. Eşyaları fırlatıp atıyorum, kapıları çarpıyorum. Biliyorum sonum hiç iyi olmayacak ama, içimdekine engel olamıyorum.

Odamdayım. Kapıyı kilitledim. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum;

- millet bu yaşına gelmiş, nerelerde fink atıyor..biz kuzu gibi annemizin dizi dibinden ayrılamıyoruz.

- Yeterrrrr. Ardından ayağındaki terliklerden birisi kuvvetlice odamın kapısına çarpıyor.

- Oldu. Siz ne zaman isterseniz, o zaman konuşayım bir dee. Diğer ikincisi de, kapıya çarpıyor.

Devam etmem, ikimiz içinde hiç iyi olmayacak. Susarak, başka bir eyleme geçiyorum.

Saat: 13,34

Beni bekleyip, gitmiştir artık Ayla’lar. Bunun düşüncesi bile, canımı acıtıyor. Odamdan dışarı çıkmama, yemek yememe kararı aldım. Görsünler bakalım, “kızımmm” diye gelirler kapıma.

Saat: 15,55
Ağlamıyorum artık..ama acaip dağıtasım var şu evi.

Saat: 23,00
Uykum geldi. Ama açlıktan uyuyabileceğimi sanmıyorum. Annemin daha güçlü bir iradesi var anladım, takdir mi etmeli şimdi. Yok, çıkıp mutfakta bir şeyler atıştırmalıyım.

Sabah çabuk olsun, Ayla her şeyi, her ince ayrıntıyı noktasız, virgülsüz anlatır bana. Ali’yi görmüş müdür acaba?

Bilmediğim ve asla da bilemiyeceğim kaç ayrıntı yaşanmıştı ki o gün, bensiz ?

5 Şub 2009

Bildik Bir Öykü / 2 (yani devam ediyor)

Ilık bir Mayıs günü..Ceketimi sırt çantamın askısına sıkıştırmış, ilerliyorum okula doğru. Etek boyları kızlarda biraz daha kısalmış, erkekler ise kravatları bağlamakla-bağlamamak arasında, kafalarına göre takılıyorlar. Lise son sınıf öğrencileri, işyerlerinde stajyerlik yapmaya başladıkları için..okula karşı oldukça gayri ciddiler. Aslında, bu rahatlık ruhu herkeste var, öğretmenlerde dahil.

Kantine girince, görüyorum bizimkileri. Mehmet, beni görünce hafifçe yana kayıyor, oturmam için. Sessiz-sakin halim onda bir koruma içgüdüsü, ağbice bir yakınlık oluşturuyor diye düşünüyorum. Kara kaşlı, yakışıklılığından zerre kadar bahsedilemiyecek birisi. Ama bir havası var ki, yanında tuhaf hissediyorum kendimi. Ses tonu, yumuşacık. Tüm diğer arkadaşlarımızın aksine, konuşurken dikkatli ve kelimeleri seçerek, özenle, sakinlikle anlatıyor. Ceketini çıkarırken, sınıfa girerken hareketlerinde bile kendine has edası var. İçimi ısıtıyor. Bazen diğer sınıfta okuyan, kız arkadaşı da bizim yanımıza geliyor. Ayla ile hemen dedikodularını yapıyoruz, tabii ki. Hiç yakışmıyorlar. Kız hem çok kilolu, hem bayağı büyük duruyor. Bizler yanında, çocuk gibi kalıyoruz. Ve bu çocukluk, uzun yıllar yakamızı bırakmıyacak, henüz bilmiyoruz.
- Hadi kıralım bugün okulu diyor Selim
- Tamam, ne yapalım diye atlıyor Ayla.
- Ben yokum..diyorum
- Sütünü de alalım sana..ha haaaa
- Mustafa gıcıksın, ağbicim.
- Yaa Seher, hadi hadi sen de gellll. Nilgün bir yandan, Emine bir yandan sıkıştırırken, Ayla kulağıma doğru yaklaşıp "Ali’lerin sınıfından mustafa’nın arkadaşları da gelicek" demesi ile “peki” diyorum, sırıtarak.

**

Büyükada’ya giden vapurun, yan tarafındaki oturma yerlerine sıralanıyoruz. Güneş, martılar, kahkahalarımız, uzaktan da olsa yüzünü görebiliyor olmam..çok çok güzel bir gün. Bir yanımda Mehmet oturuyor, diğer tarafımda Ayla tabii ki..
Cebinden bir küçük fotoğraf çıkarıyor Mehmet. Tanıyor gibiyim, şaşkın bakışlarımı görünce açıklama gereği hissediyor.
- Ali’lerle maç yapmıştık ya, geçen gün. Cüzdanında gördüm, “Seher lan bu” diyince, anlattı. Çıkardı verdi, sonra.


Ne işi var benim fotoğrafımın Mehmet’te? Neden veriyorsun ki? Nasıl verebilirsin ki bana sormadan? Pisliksin sen oğlum..yüzüne de tükürmezsem, gör sen!

Hatıra defterlerini keşfettiğimiz, anket defterlerinin ise henüz piyasa çıkmadığı bir dönem. Pembe, bol kalpli bir sayfa ayırıp, yazar mısın diye uzatmıştım, utanarak.Arasına, bir fotoğrafını eklemişti, kaç gece bakmaya doymadığım. “sen de ver” demişti, dünden hazırdım, ben..
Bugün..alelade, başka birine uzatmıştı işte.

**

İçim içime sığmıyor. Öfkeden hiçbir şeyi görmüyorum, kimseyi. Konuşmayalı ne kadar zaman olduğu hiç önemli değil. Bakışlarımdan hissediyor mu acaba, nasıl kızdığımı? Soran bir ifade ile bakıyor yüzüme şapşal.

-Ali konuşabilir miyiz? diyorum. Şaşırıyor.
-tamam, yürüyelim mi şöyle.

Konuşmalarımızı nasıl düşlemiştim halbuki. Nasıl tutucaktı elimi, nasıl sevdiğini söyleyecekti. Laf laf laf…Kızgınlığım, öfkem, sorularım karşısında gayet dimdik.

- yanlış anlamışsın, seni üzmek istemedim
- ben onu sana verdim, sana!
- Mehmet’in bir üzerime yürümediği kaldı. Ne yapsaydım?
- İzin almalıydım diyebilirdin.
- Çok mu kızdın
- Evet!
- Çok mu üzüldün..üzdüm mü seni
- Evetttt ( hafifçe yumuşayarak)

Yaklaştıkça, bedenime doğru..kızgınlığın yerini alan başka bir sıcaklığa bırakıyorum kendimi.
- özür dilerim..yanağıma küçük bir öpücük
Kızardığımı hissediyorum, başımı önüme eğiyorum. Eli ile kaldırıyor tekrar, yüzüne bakamıyorum. Dudağımın kenarından öpüyor, usulca. Sonra..sonra ben mi çevirdim başımı? O mu? Dudaklarıma değiyor, dudakları.
Şimdi şaşırma sırası, ilk kez öpüşen dudaklarımda…

4 Şub 2009

oyun..

Degişmiyordun..

Tüm hırsımı “m” den çıkardım ben de, kovdum.
Aslında sen kendi bildiğin gibi,

Değişiyordun..

“i” miydi tek fazlalağın, sildim?
Uyarıydı sözüm belki de, anlamalıydın.

Değiş yordun..

Düşerken “ş” bir yamacın üzerinden
Akıpta durulmayan bir nehirdi sevgi,
Hep, 12’den kalbime

Değiyordun..

Aşk kelimesi yabandı / yavandı
“d” nin derinliğinden çekip alıyordum
O ışıltıyı..
yansırken gözlerime
Sen, bakamayıp
başını

Eğiyordun..

3 Şub 2009

Bildik Bir Öykü / 1

Hızlı adımlarla yürüyordum, çok geç kalmıştım. Yetişmem gereken, halletmem gereken bir sürü ayrıntı vardı..ve vaktim yoktu.

- Seherrr

Adımı duymaktan mı, o’ nun sesinden mi irkildim bilemedim.

- Ali!
- Hayal mi görüyorum dedim, arkama döndüğümde. Ne zaman geldin? Neden hiç aramadın? Mehmet’te geldi mi?
- Yok..ben tek geldim. O İzmir’de, işleri için yani. Ben de…gözlerim dudaklarına takıldı. Dudağımın kenarından öper misin? Usulca..yine yine.

**

Sıska, çelimsiz bir çocuktum. İri kara kara gözlerim, karşımdakine merakla bakarken daha bir çirkinleştirirdi beni. Hep böyle düşündüğüm için, gözlerimi kaçırırdım konuşurken.
Ee bende mahallenin tüm çocukları gibi, gün, geceye dönene kadar sokaktaydım. Her evde ki iki çocuğun, her sokakta ki sonsuz çocuk çığlıklarına dönüştüğü günlerdi. İlk ne zaman görmüştüm onu, nasıl fark etmiştim bilmiyorum. Bizlerin aksine Alamancı (öyle denirdi) çocuğu olmasına yakışan bir düzgünlük vardı, giyiminde. Gök mavisi pantolonlar giyerdi, üzerine beyazın içinden yine o gök mavisinin geçtiği, penye tişörtler. Onu sokağın başında görmek, yanımdan geçerken o saniyelik bakışları yeterdi, kalbimin güm güm atışlarının hızlanmasına.
- Yakar top oynayalım, Gülseren.
- Oynayalım, sakızı hızlı hızlı çiğnerken.
- Ama az kişiyiz?
- Ahmet’lerde oynar, iki grup oluruz.

Bizim sokağın çocuğu değildi, o. Tanıdığı biri varmış, onun yanında heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyordu, biz konuşurken. Saçları düzeltmek, göz süzmek..nedir bilmezdim ki!

- Oynarım bende..Seher’de, bizden olsun…dedi Ali. Seher, bizden olsun, bizimle olsun, benimle, benle…o gece uykuya dalamadım.

**

Okulun kantin kapısında bekliyorum, Ayla’yı. Birimiz olmadan, diğeri hiçbir halt yapmıyor. Yapışık kardeşlerden beteriz. Konuşmadan da çok güzel anlaşabiliyoruz. O kadar kankiyiz.

Lise 2’de olduğumuz için, büyüdüm artık diyerek, belime kadar inen saçlarımı ördürmüyorum anneme. Yukarıda sıkıca toplayıp at kuyruğu yapıyorum, gözlerimin üst ve alt kısmına, çok hafif siyah kalem çekiyorum, öğretmenler bile anlamıyor. Sürmeli diyorlar, ardımdan. Hoşuma gidiyor. Ayla ile aslında dış görünüş olarak hiç uyuşmuyoruz. Kumral-sarı arası saçları, deli bakan kahverengi gözleri var.

Soluk soluğa geliyor..

- Seher, pasajda bir ayakkabı gördüm. Çok güzeldi kızım. Bir de seninkini gördüm
- Sırıtıp durma yaaaa, nerdeydi ? hadi geçelim önünden.

Artık, başka bir semtte otursa da..lise’de aynı okuldayız. Dil tercihimiz aynı olmadığı için, aynı sınıfta, aynı koridorda bile değiliz. Ama ne fark eder? Okula girişte, bazen kantinte görüyorum. Lacivert ceketli, gri pantolonlu, mavi gömlekli daha bi yakışıklı da, yok ki şu okulda..

Duvara yaslanmış, kızlı-erkekli bir grubun içinde. Direk ona bakıyorum, tek ona. Fark ediyor beni, gülüyor.
- bana güldü, güldü Aylaaaa.
- Kızım heyecan yapma, bıktım senin şu Ali’nden..

Başını yavaşça kaldırıp, gözlerime baktı. Beni görünce, güldü bana, güldü.

O gece tek uyku yalandı, bana.

.

23 Oca 2009

bir güne, bir düş / 2

Kötü bir sabahtı.

Uykuyu seven biri olarak, sabah yataktan kalkmayı işkence ile eş anlamlı kabul ettiğimi varsayarsak, yine ızdırap verici bir sabahtı..Cep telefonumun uyandırma melodisi bangır bangır çalmaya devam ediyordu “öpünce anlıyorum, ben seninle yaşıyorum….” Ne coşku dolu, değiştirmeliyim, bir ara..
Yüzümü yıkayıp akşamdan hazırladığım elbiselerimi son sürat giyinirken, aynadaki halime takıldı gözüm. Vasattım. Bir-iki süs yapmalıyım diyerek, mavi, yeşil ve kırmızı ile boyadım kendimi.
Anahtarlarımla kapıyı kitlerken, ensemde hafif bir ürperti dolaştı. Deniz kenarındaymışım da o tuzlu suyun kokusu omuzumdan dürtüp “bana bi bak sana sen der gibi”. Anlamsız bir cümle kadar, anlamsızdı tabii ki.
Uzun çizmelerimin fermuarını çekmekle olan mücadelemde, kalan geç kalma limitimi de sonuna kadar kullandığımı anlayarak sokağa attım kendimi.
İlk anda dışarıya, sokağa, o ilk bakış anında..gördüm onu. Beni bekliyordu. Neden beni bekliyor olduğunu bilmediğim gibi, kim olduğunu da henüz bilmiyordum.

-Bakıyor olmasından mı vardın kızım bu kadar neticeye dedim kendime..
- eee hala bakıyor ve geliyor dedi kendim.

-günaydın hanımefendi

- günaydın, ciddi tonumla

-ne güzellerin güzelliğini kıskandıracak bir gün güzeli..değil mi?

- siz öyle diyorsanız beyefendi..şaşkın tonum

-gidelim mi?

- nereye? en şaşkın tonum

-elinizi verin bana ve düşlerinizi lütfen.

-sapık mıdır, manyak mıdır ne elini vermesi kızım dedim kendime.
-pekde temiz yüzlü ama beee dedi, deli iç sesim, elimi uzatırken.

Bir göz açıp kapama süresi kadar, geçen, anlayana kadar biten zamanda ince, upuzun nereye vardığını göremediğim bir merdivenin önündeydik. Yan yana basamakları çıkmaya başladık. Böylesi tatlı bir çılgınlık yapmanın ruh kıkırdamaları içinde iken, ansızın yüzüme doğru hızla yaklaşan iri bir kelebeğin etkisi ile dengemi kaybettim. Parantez açmalıyım burada, üzerime üzerime gelen, tüm canlılardan..insan dahil, ürkerim. Ürküyorum.

Düşer gibi olduğum o anda, nereye düşeceğimi anlama içgüdüsü ile aşağıya doğru baktım. Bir deniz kenarındaydık biz. Ve yakıcı güneş kumsala gelişigüzel atılmış saatleri eritmiş gibiydi. Evet, kocaman saatler ve erimiş bir peynir gibiydiler!

Sıkıca, kendine doğru çektiği için, o heyecanımla ona doğru döndüm. Bir gemiye çıkıyorduk. Hem de yelkenli yerine irili ufaklı, rengarenk kanatlı kelebeklerin olduğu bir gemiye. Şaşkınlığıma, çocuksu bir telaşta eklendi.

- Size ayırdığım süre nerede ise dolmak üzere, acele edin hanımefendi. Diye hafifçe söylendi.

Yüzüne ilk kez alıcı gözle baktım. Bıyıkların aşağılara doğru sivri bir şekilde uzatılıyor olmasının, ülkemiz açısından politik bir açıklaması vardı. Vardı da, bu bıyıkların yukarıya doğru sivriltilerek, kıvrılıyor olması ne demekti ?

İnceleyen bakışlarımla, güverteye çıktık. Ben düşünmeksizin oturabilmek için bir yer bakınırken, o geminin en ucuna doğru beni sürüklemeye başladı. Birinin adıma kararlar vermesine alışkın olmayan tüm sakin duygularım, öfke ile bağırmalara hazırlanırken..o eli ile ileriyi işaret etti. İçinde bulunduğumuz geminin bir benzeri gibiydi, arkamızdan gelen. Kelebek kanatları yerine, açmış çiçekler vardı yelkenlerinde..

Diğer geminin içindeki, diğer sivri bıyıklı adamın yanında duran, diğer kişi ile aynı kaderi paylaşıyor olmanın verdiği, ortaklıkla el salladık birbirimize.

- komiksin dedim kendime.
- Eee bıraktık olayları akışına yaaa dedi kendim.

- Kendinizi bu kadar incelemek yerine, biraz etrafınıza baksanız küçük hanım, sesi ile kendime geldim.

- O çocuk ruhunu saklamayı beceremezsen, hanımefendilikten küçük hanımlığa terfi edersin dedim kendime..hınçlı tonumla

Geriye sahile doğru bakarken, binaların, camilerin, koskoca İstanbul’un artık orada olmadığını fark ettim. O uçsuz bucaksız boşluğun bir köşesinde kelebek kanatları ile süslü yeldeğirmenleri vardı.

- Don Kişot ve sadık seyisi Sanço Panço’da severlerdi, bunları dedim. Kahkahalarla karışık.

Beni duymayıp yada esprimi anlamayıp,

- Şu ağaçları da beğenirsiniz küçük hanım dedi.

Sıra sıra büyük kocaman ağaçlardı, nesi ilginç derken..nefesim kesildi. İnsan kafaları idi bunlar, kocaman, arka plan gözüken insan kafaları!

- Nasıl bir düştür bu, dedim. Nasıl ?

- İnsan, klinik paranoya olayında olduğu gibi, gerçek bir düş dünyası yaratmalı, ama bunu yaparken de usun denetim altında tutulup iradenin bilinçli olarak bir süre askıya alındığını da unutmamalı. Bu yöntem sanatsal yaratının yanı sıra, günlük yaşamıma da yön verdi .Salvador Dali.(ben yazmadım. O dediJ )

- Yok, ben bir önce ağlamalıyım sevinçten dedim kendime..

- Yolculuğumuzun sonuna geldik, küçük hanım diyerek..yine tüm kibarlığı ile elimi tuttu.

- Ama, doymadım ki ben bu rüyaya..

Eli ile arkaya doğru bir reverans yaparak ;

- Bir tablo boyu yol gittik sizinle. Ve bir düş kadar güzel.

Sustum.

- Belki bir gün hiç olmadık yerde ve anda hatırlayıp, özlersiniz. Keyifle hatırlarsınız, düşlerimi. Bu keyif, en güzel ödülüm olacak.


Cep telefonumun uyandırma melodisi bangır bangır çaldı. “öpünce anlıyorum, ben seninle yaşıyorum….” Ne coşku dolu, değiştirmeliyim, bir ara..Bir düşten, düşmüş kadar yorgundum. Uyandım.



hayatinortasinda..
23/01/2009


Not: İlgili resimler


http://img1.blogcu.com/images/s/e/s/sesgikan08/salvador-dali.jpg


http://i184.photobucket.com/albums/x246/natalielovesacid/Salvador-Dali-memoirep.jpg

http://science.kukuchew.com/wp-content/uploads/2008/05/salvador-dali-three-sphinxes-of-bikini.jpg

http://ilkerbek.ksu.edu.tr/incoming/dali_01_10.jpg

http://img1.blogcu.com/images/t/a/n/tanne/dali17.jpg

21 Oca 2009

Kısa bir an gibi gözüken..geniş zamanlar..



Salona doğru, birbirlerinin benzeri olan adımlarıyla giriş yapıp, aynı anda piyanonun sandalyesine oturdular. Kadın, oturmak üzere iken, başını çevirip, adama sıcacık gülümsedi. Adam, aynı sıcaklıkla karşılık verdi.

Biri sol, diğeri sağ eli ile uzanarak, sakinlikle kaldırdılar, tuşların üzerinden kapağı.
Usul usul dokundular ve usulca aynı melodiyi çalmaya-dinlemeye başladılar. Birbirlerine bakmadan, ruhlarının aynı ritimde dans ettiğini düşleyerek.

Adam, bir anda o kadar kaptırdı ki kendini çaldığı melodiye..hızlandı, daha hızlı, hızlı, hızlı..Kadının parmakları yetişemez oldu. Piyanodan çekip ellerini, kucağında birleştirdi. Dönüp en tanımayan gözlerle baktı adama. Ve bu tanımamanın, boğazından miğdesine giden buz gibi bir su edasında, inişini izledi bedenine.

Sırtını dikleştirip, dikkatini kendine vererek dokundu tuşlara...

Ve aksilik, en dipteki o akordu bozuk tuşa basar oldu parmakları sürekli. Her dokunuşunda, adam rahatsızlık veriyorsun ifadesi ile baktı. Kadın, buna aldırmadı. Sadece, böyle yaptığında kendisine dönen bir bakış vardı artık.

Yeniden, en baştan çalmaya başladı melodisini, kendisi için. Kulağına tıkadığı binbir sorun ve düşünce pamuklarıyla, adam da zaten onu duyamazdı ki.

Kadın, buna da aldırmadı, boşluğa sıcacık gülümserken..
.

16 Oca 2009

çocuk..




Uzun hem de çok uzun tahta parçalarıyla yukarıda durması sağlanan bir göğün altında yürüyorum. Bahar geldiği için çiçeklerden filizlenen alevleri görüyorum. Bir kaç gün sonra bu çiçekler iyice alevlenecekler. İşte o zaman alev-çiçekleri en ihtişamlı zamanlarına ulaşacaklar.
Ellerimi açıp, avuç içlerimle dokunuyorum hafifçe üzerlerine… Okşuyorum bu hallerini. Küçük adımlarımla yürüyorum. Ki başımın üzerinde uçuşan mavi kanatlı kelebek ürkmesin, varlığımdan.
Kelebeğin kanadına takılıyor o anda gözlerim. Su damlasından kanatları olan pek çok kelebek görmüştüm. Ama hepsinin kanatlarının rengi konduğu yere göre değişiyordu. Bu kelebeğin kanadıysa hep maviydi. Gülümsedim o an…
Yolun karşısında bulunan ağaçlıklı yola girdim. Ben çocukken annem buraya gelmemi yasaklamıştı. İçeride korkunç şeylerin olduğunu söylerdi bana. Burada o kadar gezinmeme rağmen tek korkunç şey güzelliğin kendisiydi. Merak kaç gerçek bu kadar güzel olabilir? Çocukluğumu üzerimden çıkartıp ağaçlık yolun girişine bıraktım. Sonra ağaçların arasında kayboldum.
Güneş, çocukluğuma eşlik etmek için girişte kalmış olmalıydı. Gölgelerin altında kalakaldım, ürkek. Yükseğe en yükseğe ulaşan bu ağaçların adı ne olmalıydı? Benim bilmediğim!
Başka insanların bu ormanda gezerken kaybolmuş gölgeleri paçalarıma yapışmıştı. Sürekli yalvarıyorlardı. "Beni al" "Hayır beni al" diye birbirleriyle kavga ediyorlardı. En sonunda bu kavgalarını fırsat bilip uzaklaştım oradan. Kâh bir ağaca çarpıp kâh kendi korkularıma çarpıp düşüyordum. Nerde olduğumu bile bilmiyordum. Sonra o ışığı gördüm. Küçük bir ışıktı. Usul adımlarla o ışığa doğru yürümeye başladım. Yaklaştıkça büyüyordu ışık. Bir anda her taraf aydınlanmaya başladı. Etrafımdaki ağaçlar daha da güzel görünmeye başladılar gözüme. Işığın yayıldığı yer bir evdi. Aynı bir salıncak gibiydi. Pencereler ve kapılar ipler vasıtasıyla ağaçların dallarına asılmıştı. Giriş kapısının önünde bir merdiven vardı. Evin zemini ve çatısı boşluktandı. Duvarları yoktu. O ışığı yayan lambaysa havada öylece asılı duruyordu.
— Merhaba. Diye seslendim. Cevap alma düşüncesi olmadan.
Belki duymamışlardır dedim kendime. Neden duymamışlardır dediğime de takıldım, duymuş da olabilirlerdi.
— Merhaba? Merhaba?
Sesim evin içinde yankılanmaya başladı. Boşluğa çarptıkça, oradan oraya çarpan/seken bir top gibi… Büyüyerek… Yıldırım gibi… Tüm gücüyle çarptı vücuduma. Sendeledim sesimden.
Bu seslenmeler esnasında merdivenin önüne gelmiştim bile. Ağır adımlarla çıktım. Merdiven hayli eskiydi anlaşılan; sürekli gıcırlıyordu. Bense ses çıkartmamak için ayrıca bir çaba sarf ediyordum. Ama nafile. Sonra havada iplerle asılı kapının önüne geldim. Aralıktı. İttim kapıyı ve ardına kadar açıldı. Tek gözlü bir odaydı burası. Aşağıya baktığımda zeminin olmadığını gözlerimle yeniden gördüm. Ama benim uzaktan bakarken gördüğüm manzaradan çok farklıydı zemine bakınca gördüğüm. Uzaktan buraya bakınca alt tarafta bir kaç ot ve taş parçaları vardı. Şimdiyse bir uçurum… Ayağımı az ileri götürdüğümde bir şeye dokundum. Hızla çektim ayağımı. Ayağım bir zemine değmişti. Sonra yeniden uzattım. Evet bir zemin vardı. Kapının kenarına sıkıca tutunup diğer ayağımı da attım içeri. Evet düşmüyordum. Bu güven hissiyle yürüdüm. Sonra gözüm kenardaki tabloya takıldı. Tabloda birisi bu eve bakıp bağırıyordu. Yaklaştığımdaysa tablodakinin ben olduğunu gördüm
Ama tam ben değildim. Yüzüm ben gibiydi, ama başka bir duruşum vardı. Bakışlarım içimi delip geçicek kadar, güven doluydu. Ellerimi birine uzatır gibiydim. Yada biri ile konuşuyordum, tek değildim o zaman bu oda da.
Resimden kendimi kurtarıp etrafıma baktığımdaysa bir anda odanın değişmiş olduğunu fark ettim. Üç oda vardı. Ve ben salonda öylece durmuştum. Zeminde rengârenk İran halısı vardı. Halıyı kaldırıp altına baktığımdaysa parkeleri gördüm. Peki ya uçurum? O nerde? Sonra pencereye koştum. Gördüklerim inanılacak türden değildi. Bir şehirdi burası. Karşıda başka bir müstakil ev vardı. Evin önündeyse çimenlik bir alan… Peki orman? O nerde?
— Geç kaldığım için kusuruma kalma. Dedi bir kadın.

Sese doğru döndüm. İlk gözüme çarpan, v yaka elbisesinin yakasında taşıdığı mavi kanatlı kelebek broşu oldu. Gülümsedim...
— Sizi beklemiyordum dedim.
— Beklemediğinizi bilerek, beklettim. Dedi.
Bir eliyle oturmam için karşısındaki küçük koltuğu gösterirken, bordo kadife kumaşla kaplı eski bir sandalyeye ilişir gibi oturdu.
— Bu da ne demek şimdi? Diye sordu bana. Sesinde hayret ve öfke vardı.
Anlamadığımı belli eden gözlerle baktım kadına.
— Onca zamandan sonra bana söyleyebileceğin tek şey bu mu? Bir çocukla birlikte beni burada bırakıp gittin. Senin eşin olmanın bedeli bu mu?
— Eşim mi?
— Evet ya eşin. Bir eşin ve çocuğun olduğunu unuttun sanırım.
— Özür dilerim ama hatırlamıyorum.
— Hatırlamıyorsun demek. Dedi ve masada duran sigaraya uzanıp bir tane aldı. Sinirle bir kaç kere denedikten sonra anca yakabildi sigarayı. Elleri titriyordu. Etrafına bakınıyordu. Hareketleri çok hızlıydı. Arada bana bakıyordu. Durup bir an bir şey söyleyecekmiş gibi oluyordu. Ama son anda vazgeçiyordu. Derken kapı çalındı.
— Oğlun geldi.
— Oğlum mu?
Kadın yüzüme bakarak kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açmadan biraz daha baktı bana. Sonra açtı kapıyı. Küçük dilimi yutacaktım nerdeyse. Kapının ardında duran çocuk bana bakıyordu. Dönüp kadına baktı bir süre.
— Anne bu amca kim?
— Baban oğlum...
Çocuk hiçbir şey demeden bana doğru geliyordu. Ne yapacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Bomboştu gözleri. Ne özlem ne de kin vardı. Belki de bu çocuk olup bu hisleri tanımamasından ileri geliyordu. Veya kendince yaşıyordu da bu hisleri ben anlamıyordum. Önüme geldi ve durdu. Aman Tanrı'm. Bu benim çocukluğumdu.
Benim çocukluğum mu? Diye tekrarladım içimden. Ya tabloda ki, ben?
Hayır… Hiçbiri ben değildim. Bu kadın eşimde değildi.
Gölgelerden biri sızmıştı içime. Evet, kesin gölgelerden biri sızmıştı içime. Bir gölge olarak yaşam süren… Ve sonra gölgesinin yerine geçen silik biri sinmişti içime. Yerimden hızla fırlayıp duvardaki resme doğru koşmaya başladım. Masanın üzerinde duran kalemlerden biri alıp resme sapladım. Resim ortadan ikiye yırtıldı.

— Kendi çizdiğin resmi neden yırtıyorsun? Diye sordu kadın. Çocuksa kadının arkasına sinmişti.
— Ben mi?
— Evet sen. Sana o ormandaki eve gitmemeni söylemiştim. Sense bir gün beni dinlemeyip gittin. Ve döndüğünde bu resmi çizdin. Daha önce hiç resim çizmemişken…

Kapıdan hızla dışarı fırladığımı hatırlıyorum. Ormana doğru koşuyordum. Ama orman bu kentte değildi ki! Amaçsızca koştum. Sanki içimden bir his beni bir yöne doğru koşturuyordu. O sesi dinledim. İşte orman. Soluk bile almadan daldım ormanın içine. Koştum... Koştum... Koştum...
En sonunda kendimi o evin önünde buldum. Eve doğru düşünmeden koştum. Merdivenleri çıktım. Ve aralık kapıdan içeri girdim. Boşlukta asılı duran resme baktım. Bir aile resmi vardı. O kadın ve çocuğun resmiydi bu. Kadın bir koltukta oturmuş. Çocuksa yanında duruyordu. Altındaysa bir not:
“Sevgili eşimin ölümünün beşinci yıl dönümüne adanmıştır.”
Artık tek umudum, çocukluğumun büyüyüp beni buradan kurtarmasına bağlı.
Sonra dönüp yeniden yazıya baktım. O an oraya yığıldım. Çünkü bu benim el yazımdı.

masal mavisi..
hayatinortasinda..

14 Oca 2009

Haber (im)




Günün ve insanların, henüz uyanmadığı bir sabahtı. Elimde dünden kalma okunmamış bir gazeteyle yürümekteydim. Ayağımın altındaki yaprakların hışırtılarında saklı uykularımı uyandırmadan ilerliyordum. Rüzgârdan sallanan salıncaklara baktım bir süre. Sonra bir banka oturdum.

Oturuşumla, içimi ürperten o ayaz vücudumu sardı. Montuma sokulurken, gazeteyi bankın üzerine gelişi-güzel bıraktım. Sonra gazetedeki o fotoğrafı gördüm. Birisi sabahın köründe bir parkta bir bankın üzerinde oturmuş ve gazete okuyordu.
Ne gibi bir haber değeri vardı ki bunun?

Tam o anda, gözüme çarpan o ışığın bir fotoğraf makinesinin flaşı olduğunu anladım. Yerimden kalkıp fotoğrafı çeken kişinin peşinden koşmaya başladım. Çok hızlı koşuyordu. Arada arkasına bakıp adımlarını daha sıklaştırıyordu. Derken parkın çaprazındaki binaların arasındaki sokağa girdi. Daha önce hiç görmemiştim bu sokağı. Sokağa girdiğim anda fotoğrafçıyı kaybettim. Peki, burası neresiydi?

Soluklanmak için, duvara yaslandım.
Sokağın diğer tarafında, bir kadınla erkek birbirlerine bağırmaya başladılar. Bağırmalar, kadının ağlamalarına karışırken adam, kadına kuvvetli bir tokat attı.
Donup kaldım. Benim dışımda hiç kimse, dönüp bakmıyordu. Kadın sendeledi. Adam vurmaya devam etti. Öfkeden deliye dönmüş gibiydi… Korktum…
Beynimin bir köşesi, yardım et derken ayaklarım kıpırdamamak için söz vermiş gibi yere yapıştı.
Gitmeye çalışıyor ama gidemiyordum. Yardım etmeliydim kadına. Ben bunları düşünürken kadın yere düştü. Diğer insanların aldırmazlığı içinde yerdeki kadına sürekli vuruyordu adam.
En sonunda yerimden fırladım. Adamı tuttuğum gibi yolun kenarına savurdum. Korku insana sahiden acı bir güç veriyor. Yerinden kalkan adam koşarak bana doğru geldi ve kadını kaldırmak için uzattığım elime vurup bir tekme de yüzüme savurdu. Yere düşünce elimi çiğnemeye başladı. O acıyla adamın sağ bacağını ısırdım. İrkilen adam acıyla yere serildi. Yerde bir yandan bana sövüyordu. Elleriyle sanki acısı geçecekmiş gibi baldırını tutuyordu.

Sonra yerinden kalkıp bana doğru aksak adımlarla yürümeye başladı. Küfürler ediyordu. Beni ve o kadını öldüreceğini söylüyordu. O anda yerde duran taşı fark ettim. Ve elime aldığım gibi adama vurmaya başladım. Kafası paramparça olmuştu.

Kadın gülümseyerek bana bakıyordu. Bense ürküp sokağın diğer kaldırımına doğru sürünmeye başladım. Kadın yanıma gelip bir sigara uzattı. Elini ceplerine atıp çıkardığı bir mendille yüzünü sildi. Aman Tanrı'm! Bu kadın annemdi.

Titreyen ellerimle sigaraya uzandım. Ellerim de, bedenimi zar zor taşıyan bacaklarım da farklılaşmıştı annemin yanında. Sanki gençliğin o toy günlerindeki, bir dirilik vardı bedenimde. Kaldırıma çömelip, çakmağımı çıkartırken adamın parçalanmış yüzünü örtmeye çalıştıkları gazetede ki fotoğrafı gördüm.
"acımasız katil" kaldırıma çömelmiş, sigara içen gençliğim…

Tam o anda, gözüme çarpan o ışığın bir fotoğraf makinesinin flaşı olduğunu anladım.
Kovalamadım bu sefer. Kovalayamadım. Fotoğrafçıyı gördüğümde bir anda gazetedeki haber geldi aklıma. Bankta oturan adamla ilgili haber… Hemen açtım gazeteyi. Fotoğraftaki adam bendim. Altında da şu haber yazılıydı;
Babasını öldüren genç adam parkta yakalandı. Annesini sürekli dövdüğü için babasını öldürdüğünü iddia eden gencin annesi bundan beş sene evvel hayatını kaybetmişti.
Sorgu için karakola götürülen genç kaldığı hücrede anlaşılamayan bir nedenden ötürü ölü bulundu.

13 Ocak 2009
hayatinortasinda..
masal mavisi..
.