13 May 2010

Remember Me / Beni Unutma..











Alacakaranlık Serisi'nden çokça etkilenen kişilerden, ikisi olarak Mel'le bu filmi seçmemizin, Robert Pattinson'la uzaktan yakından ilgisi yok diyemem:) Vardı..Tamamı ile bilinçli bir seçimdi. Hiçte pişman olmadık, doğrusu.

Geçmişte yaşanan kayıpların, acıların üstesinden gelen yada öyle sanan yüreklerin, acıların, özlemlerin, kalp kırıklarının, çabaların içinde gelişen bir aşkın anlatımıydı. Sadece yaşanan "an" ın değerini bilebilmenin..
Son sahnesi ile de darmadığın ediyor, sizi.

Uçurtma Avcısı..



Çok konuşulan, çok okunan ve eskiye ait bir kitap biliyorum. Ne kadar uzun zamandır, okumam için sırasını bekliyordu, kimbilir.

Okurken biraz "şeker portakalı" nı hatırlattı bana. Çocuk yüreği, gözleri ile anlatılanlar olduğu için sanırım. Kimi yerinde onlar gibi gülümsedim, kimi yerinde güneş gözlüklerimin arkasına saklanarak, dolan gözlerimi gizledim:) En çok ama en çok, sanki yaşar gibi o "çaresizlik" duygularında, içim acıdı. Tam da, çocuk istismarı gündemde iken, Bir Milyon Kalem'den bu konu ile ilgili maillerimi okurken ve yazamazken, kitabın o kısımlarına geldiğimde, kapattım sayfaları. Soluk alıp, duraksayıp yeniden okuma gücü bulana kadar..
Yine de, yazarı Khaled Hosseini'n Bin Muhteşem Güneş'i kadar iz bırakmadığını söylemeliyim.

4 May 2010

yani..


sarılıp sarmalanmış tümceler bütünüydük
Issız sokakların mazgallarından yükselirdi seslerimiz
o zamanlar.. yani daha çok yıldızımız varken gökte

yani sabah kahvelerinin tadı daha bir yapışırken üst damağa
o zamanlar işte, kara kuru mutluluklarımız vardı..

yılını hatırlamıyorum..
sanırım kuzeyden eserdi rüzgarlar o zaman da..
dolaylı tümleçlerden geçip, yüklemlere saldırdığımızda
yeldeğirmenlerine diz çöktüdüğümüzde yani..
yani elimizde mızrak sandığımız garip nesnelerle,
kendimizi bile korumaktan acizken,
yani dünyayı kurtarmak için,
yani anlamak için diğerlerini,
cesaretimizden gayrı bir şeyimiz yokken
beslenme çantalarımızda umutlarımız vardı..

hatırlamak güç şimdi
yüzümüze bir ayna tutulup
bu sensin denmeden önce.
kendimizi anlamadan, bilmeden saf ve edilgenken
henüz soru işaretlerinden ünlemlere geçemediğimizde yani
Yani başımızı hala kuma gömme lüksümüz varken
ve meziyet sanarken bunu
çayımıza katık diye attığımız gülüşlerimizle
ikindilerimizi karşılarken
yani hâlâ batmaya hazırlanan doğmuş bir güneşimiz varken
yani yalnızca kendi çevremizde dönerken dünya
sokak satıcılarından elma şekeri alınabiliyorken yani
dudaklarımızın arasından kin ve kan çıkmazken
süslü hatıra defterlerimizden göğe yükselirdi dostluklarımız

çiy düştüğünde yüreklerimize bir sabah
bir önlük geçirildiğimizde üzerimize
ve saçlarımız itina ile tarandığında bir yandan diğer yana
televizyonlarda nefreti, gazetelerde şiddeti
bacak aramızda şehveti tattığımızda
önce küçük sonra büyük kağıt parçalarının peşinde koşmaya başladığımızda yani
yani elimize kitaplar verilip okulların,
cebimizdekiler alınıp işin yolunu tutmadan
yani henüz gelişmemiş göğsümüz
sıkışıp ezmeden yüreğimizi
henüz arifesindeyken ayakta kalma savaşının
korkmuş gözlerimiz, dilsiz sözlerimiz oldu

şimdi o gözler dönüp bakamaz ki geriye
geride kalanların hızla yok olduğu
hafızaların silinip tüketildiği zamanlar bunlar
belki yeniden canlanmasın diye defterleriyle yakıldı tüm hatıralar
yani şimdi kalakalmışlık zamanı
yani şimdi komşu bahçenin erik ağaçlarında sevdiğimiz hayat ve aşkın
aslan kafeslerinde düşmanımız diye karşımıza konduğu zamanlar
yani bir yaratıcının sevilmekten çok korkulup reddedilmesi gerektiği zamanlar
yani artık cebimizin dolgun, tenimizin solgun olduğu anlar bunlar

yani şimdi yüreklerimiz ve ruhumuz bedenimiz içinde hapis
ve şimdi kağıt parçalarına ve küçük kartlarda resmimiz
yani verdikçe çoğaldı yüzümüze tutulan aynalar
yani şimdi biz, çok çok fakiriz!..
Not: Tekrar tekrar, severek okuduğum satırlar ve paylaşma izini için, teşekkürlerimle :)

2 May 2010

Siyah Beyaz


Ne büyük umutlarla gittim, aslında..Arkadaşlık, dostluk, paylaşım, özveri ile ilgili bol aksiyonlu olmasını beklemeden, ruha dokunan/doyuran bir film göreceğim düşüncesiyle. Öyle olması bir kenara, hiçbir şey anlatmadı bana ekranda gördüklerim, aktarmadı. Sıkıldım. Aynı film sahnesine, aynı sürelerle sığdırılan ve pek çok şeyi anlatan filmleri hatırlayınca, seçimim için kendimi suçladım bile demeliyim.

Bir sahnesinde, Tuncel Kurtiz masa başında, son derece doğal oynamıyor gerçekten sohbet ediyor gibi..peynirin tadına bakışı, içki içişi doğal. Ona eşlik eden Şevval Sam ise uzun süre yanında olan bir arkadaşı değil de, o soruları sorması gereken biri gibi, sadece sorularını soruyor.
Yakışmıyor o doğallığın yanına yada yine bana öyle geldi :)
Sanki, ikinci bir şansımız varmışta; konu bir başka sefere anlatılacakmış gibi giriş yapmadan, kişileri tanıtıyorlar ve sinemadan çıkıyorsunuz. O kadardı işte...emeğe, çabaya, elbette ki saygı ama sevmedim :)

28 Nis 2010

anlam'sız..







Üfle,
soluğunu yeni bir bahara..

Hiçbir şey eskisi gibi değil
biliyorum.
Taze yeni bir sabahın kokusuna, sal beni..

Bir tepede,
yeşillikler içine uzanırken bedenim
bir tek mavi gökyüzü
bir tek beyaz bulutlar
ve ben..

Beklersen!

Bir bir dağılacak umutlarım
soğuğa teslim bedenim
karanlık günlere tutsak.

Hiç bir şey
bende eskisi gibi değil, biliyorum..

Olympos'a yetişir mi çığlıklarım?
duy sesimi!

Ilık bir bahar güneşinin
öğlen telaşına, kat beni..

.
Resim, diğer adı ile Venüs'ün doğuşu tablosundan bir bölüm.

Zephyros : Batı rüzgarı, ilkbaharın müjdecisi
Flora : Yunan mitolojisinde yeşeren bitkilerin çiçeklerin tanrıçası

27 Nis 2010

İnci ARAL / Mor



Denizler de karalar da ben de aynı kara deliğin içinden üflendik dünyaya, diye düşündü Armağan. Bu yüzden yorgunluğumuz sabrımız ve direnmemiz aynı. Gözleri acıyordu. Duyduğu ıstırabı tanımlayacak sözcükler çok kullanılmış, kof ve sınırlıydılar. İçindeki düğümlenmeyi çözebilmek için onlardan çok daha zengin, esnek ve çoğul bir dil gerekiyordu.

**


Ayrıca ilk kez yaşıyordu böylesini. Yaşamak mı? Elbette. Rüyalar çoğu zaman, gerçekten daha gerçektiler çünkü. İnsanın en karmaşık, en dokunulmamış eğilim, arzu ve kaygılarını ortaya koyarlardı. Bozulup eğilmemiş, törpülenip yavanlaşmamış derin içselliğini. Kalıpların, yasakların içinde ketlenen, bastırılan duyguların, denetim ortadan kalktığında sere serpe ortaya dökülen gündelik tutanaklarıydı onlar.

**

Kitabın ilk sayfası, başka bir kitaptan alıntı ama çok hoşuma gittiği için eklemek istedim.

Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor. "Peki köprüyü taşıyan taş hangisi? "diye sorar Kubilay Han.
"Köprüyü taşıyan şu taş yada bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi" der Marco.

Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür.
Sonra ekler: "Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var o da kemer."

Marco cevap verir: "Taşlar yoksa kemer de yoktur."İtalo Calvino-Görünmez Kentler-

Not: İnci Aral bu kitabıyla, 2004 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı'nı almış, onu da eklemeliyim.

20 Nis 2010

Deneme - 1


Çok uyuduğumu düşünerek, bir an önce yataktan fırlamak isteği ile açtım gözlerimi.

O güne kadar hiç yapmadığım bir şeyi, çıplak uyuduğumu fark ettim önce. Sonra, üzerinde yattığım o garip yastık, çarşaflar, hatta derme çatma bir tahtadan yatak. Usul usul, örtüyü üzerime çekerek, çatı katı olan o yere bakakaldım. “hadi, in aşağıya artık” diye anne tonunda bağıran sesi duymamla, nerede olduğumu anlamak için yuvarlak havalandırma deliği gibi açılmış pencereye koşmam bir oldu. Uçsuz bucaksız bir düzlükten başka bir şey yoktu, gördüğüm. Az ileride, eski filmlerden hatırladığım ahır benzeri yapıyı saymazsak.

- Çabuk olsan, iyi olur. Ne bulupta yiyeceksin sofrada

Sandalyenin üzerinde duran beyaz patiska vari elbiseyi üzerime geçirip, saçlarımı ensemde toplayıp, içimde korkunun titremeleri ile indim merdivenlerden.

Bir yığın yüz vardı, tahta masanın etrafında ve genelde yaş ortalaması küçüktü. Bir küçük afacanın beni en alt basamakta fark etmesi ile kahkahaları başladı. Tamam, dedim. Kamera şakası bu işte. Eşeğin biri, eğlenicek diye, sana böyle bir oyun hazırladı. Bitti işte, kamera nerede ?

Değilmiş..

“gecelikle neden aşağıya indin” diye soruyordu anne tonunda ki ve görünümündeki kadın. Bön bakışlarıma karşılık, kolumdan sandalyeye çökertti beni.

O sırada, pencere kenarında ki ince telli gözlük takmış olan kişinin, gözlerini ayırmadan beni takip ettiğini hissettim. Yanına gittim.

- Neden durmadan bana bakıyorsunuz?
- Hayır, sana bakmıyorum.
- Bakıyordunuz.
- Bazen, saçlarına bakıyorum. Bazen, gözlerine yada ellerine, yüzüne.
- Benim onlarda ve bu kadar dikkatli bakmanız, rahatsızlık verici.

Arkamda ki, kırkırdaşmaların yine çoğaldığını fark edince, soran gözlerle masaya döndüm.

- Bu sabah neyin var senin, küçük hanım.Neden o sandalye ile konuşmaya çalışıyorsun?

Hapı yutmuştum. Demek ki, olan az aklımı da kaçırmıştım. Delirmiştim ben, başka bir izahı yoktu bunun.

17 Nis 2010

yoldan çıkmadan, yola çıkmalı..





Şakacı kahramanlarımı da getirdim yanımda,
hadi gidelim.
Upuzun bir sirk otobüsünün
rengarenk tekerlekleriyle,
denizlere, göğe,
ulaşamadığımız ve gökyüzü ile
birleştiremediğimiz uzaklara gidelim seninle..

şimdi yol zamanı.

Tüm renklerini bulayarak üzerimize,
ezgileri mırıldanarak kulağımızın arkasından tüm evrene
alnımdan akan bu yazısız filmi
benimle izle,
gel benimle
bana da anlatarak tüm bu olup bitmeleri..

Bir deniz fenerinde ışık olmak için bir akşam
mavi bir göğe doğurmak için tüm geceyi,
sancılarını unutmak için upuzun bir kışın..
Olduğumuz meydana kuralım çadırımızı..
Ne Nisan yağmurları,
Ne Mayıs sıkıntısı,
kucakladığımız mutluluğa sarılalım
sadece sen ve ben.

Arda kalanlar toplanır nasıl olsa,
Bir iki elyazması, kırık satırlı bir kaç şiir;
bir defteri bile dolduramayan..

// gün yanarken erkenden

jelizarose
http://wwwtideland.blogspot.com

10 Nis 2010

gece'den..




Arthur H - Lilly Dale.mp3 ">

gün, yorgun omuzlarında taşır hasreti
geceye vardığında; uykuya savrulan
koyu-gri, gam’dır
yorgan altında süzülen
o, tek damla gözyaşının gerçeği!

yanarken, anılarından birkaç gün
is lekesinin ortasında belirir
adının yitik harfleri..

Parmak uçlarında
incecik
göz görmez, kağıt kesiği sızı!

akarken, kan yerine sözlerin
göğe yükselen şiirin peşine takılan; ağıttır
o, acıtan kelimelerin gerçeği!

5 Nis 2010

Leap Year / Türkçe adı Aşka Yolculuk :)



İrlanda eski adetlerine göre; 29 Şubat tarihinde, sevdiği erkeğe evlilik teklif edebileceği düşüncesi ile...kendisine yüzük yerine, küpe alan kardiyalog sevgilisinin peşinden yollara düşen, planlı-programlı, titiz, mükemmeliyetçi bir bayan :)
Dublin'e gitmemesi için hava, yol şartları devreye girse de, özel arabası ile götürmesi için bir başka kişiyi yüksek bir bedel karşılığında ikna ediyor..
Aksilikler, sakarlıklar, tabiat, manzaralar, başroldeki Amy Adams, her filmde görsekte, itişip-kakışıp sonunda arada oluşan o çekim ve enerji, İrlanda, türkçe alt yazı eşliğinde dinlediğimiz müzik, kısaca güzeldi :)




Dinlemeli : http://www.youtube.com/watch?v=L2C98_-92Nk&feature=related